Said Nursî helâllik istedi mi?

Kadir Mısıroğlu 10 Şubat akşamı bir televizyon programında Bediüzzaman ile ilgili doğruluğu şüpheli olan hatta iftiraya varacak derecede pek çok söz sarf etti.

Her şeyden önce tek kaynaktan edinilen bilgileri insanlara anlatırken dikkat etmek gerekir. Zira insanlar o andaki halet-i ruhiyesi ile konuşulan sözleri farklı bir şekilde anlamış ve ifade etmiş olabilir. Bu sebeple tarihe mal olmuş kişilerle ilgili değerlendirme yaparken çok dikkatli davranmak bir zorunluluktur. Aksi takdirde büyük bir vebal yüklenilmiş olur.

Doğruluğu şüpheli konulara gelince; ilki Bediüzzaman vefatından çok kısa bir süre önce Urfa’ya giderken Ankara’da Osmanlı Hanedanından bir yaşlı hanım ile görüşme yaptığı ve kendisinden helâllik istediği ifade ediliyor.

Her şeyden önce helâllik istemek kötü bir şey değildir. Lâkin bunu ifade ederken Bediüzzaman’a yakıştırılan “gençlik fırtınaları yüzünden II. Abdülhamid’e karşı çıkmakla hata ettim, bu yüzden torunu olan sizlerden helâllik istiyorum” ifadesi, çok düşündürücü ve yanlıştır.

Bu ifadeyi kullanan Kadir Mısıroğlu’nun Bediüzzaman’ı yeterince tanımadığı ve eserlerinden pek de istifade etmediği anlaşılıyor. Bir kere Bediüzzaman yanlış bir şey yapmamıştır ki bundan dolayı bir nev’î özür dileyip helâllik dilesin. Kaldı ki helâllik dilemek için kişinin şahsına müracaat etmek gerekir. Niçin torununa gidip helâllik istesin ki?

Bediüzzaman doğuyu aydınlatmak ve yüzyıllardır birikerek gelen problemlere çözüm bulmak için “Medresetüz Zehra” projesini hayata geçirmek üzere 20. Yüzyılın başında İstanbul’a geldi. Defalarca müracaat etmesine rağmen Padişah II. Abdülhamid tarafından kabul dahi edilmedi. Üstelik müracaatı görmezden gelinerek adeta “ihsan-ı şahane” adı altında kendisine bir nev’î rüşvet verilmek istendi. Bunu reddedince de önce hapse sonra da mecnun denilerek hastaneye gönderildi.

OKU:  Şahsın demokratlığı

Fakat Bediüzzaman’ı hiçbir zorluk amacından yıldırmadı. O attığı her adımı bilerek atıyor Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu derin ilmi sayesinde kararlı ve istikrarlı bir şekilde hareket ediyordu. Nitekim Abdülhamid’e benimsetemediği projesini Sultan Reşat’a kabul ettirmiş hatta gerekli tahsisatı çıkararak Şark Üniversitesinin temelini atmaya da muvaffak olmuştu. Lâkin Dünya Savaşı çıkmış girişim akamete uğramıştı.

Savaştan sonra projesinin peşini bırakmayan Bediüzzaman bu sefer Ankara’ya gelmiş yeni hükümete bu projesini kabul ettirmiş hatta gerekli tahsisatı da çıkarmaya muvaffak olmuştu. Fakat o devir insanları Bediüzzaman’ı anlamak idrakinden yoksundu. Medreselerin kapatılmasını bahane ederek bu çok önemli projenin hayata geçmesini önlediler.

Şimdi kalkıp “Bediüzzaman helâllik diledi” demek ne anlama geliyor? Her şeyden önce bakalım Abdülhamid helâllik diledi mi? Veya Bediüzzaman hakkını helâl edecek mi? Zira hata eden başta padişah olmak üzere onun yardımcıları ve devleti yönetenlerdir.

Kadir Mısıroğlu’nun yanlışları bir tane değil ki. Yanlış yanlış üstüne geliyor. Abdülhamid’i yüceltmek uğruna yaptığı bütün hataları tevil etmeye çalışıyor. Bu da yetmiyormuş gibi “Bediüzzaman’ın Eski Said dönemi var bir de Yeni Said dönemi var” diyerek güya gaye ve amaçlarından vazgeçtiğini, fikir değiştirdiğini ifade ediyor. Bu ne cüret ve ne büyük bir yanılgıdır Ya Rabbim!

OKU:  Terörün yegâne çaresi, İslâmın hakikatleridir

Kadir Mısıroğlu’na teklifim şudur: “Lütfen bu şekilde ipe sapa gelmez konuşmalar yapmak yerine açın o zatın kitaplarını okuyun, ondan sonra ne söyleyeceksen söyleyin.”

Bediüzzaman, gaye ve ideallerini sadece sözle ifade etmekle kalmamış bunları aynı zamanda yazılı eser haline getirmiştir. Eğer onu gerçekten tanımak istiyor isek en çok değer verdiği “Risâle-i Nur Külliyatını” bir zahmet okuyup anlamaya çalışmamız gerekir. Aksi takdirde söylediklerimiz birer safsata hatta bir iftiradan ibaret kalacaktır, vesselâm…

Vehbi Horasanlı

Benzer konuda makaleler:

image_pdfimage_print

69 Yorum

  1. Benimde Merak ettiğim şey şu yazıdada belirtildiği üzere kurulacak medrese için iki ayrı dönemde tahsisat sağlandığı söyleniyor fakat bazı sebeplerden ötürü muvaffakiyet hulusa gelmiyor peki bu paralar ne oldu ?

    • Tahsisat ayrılmış. Sultan Reşad döneminde 1000 altın Van valiliği ne gönderilmiş. Bu para ile temel atılmış fakat 1. Cihan harbi patlak verince devam etmemiş.
      Bütçeden odenek ayrılmış fakat proje vücuda gelmeyince ayrılan odenek kullanılmamış.

      • Bir rivayete göre 90 bin altın verilmiştir. Her haluk-arda bu meblağın akıbeti meçhul. Bunun aydınlatılması lazım.

    • Tahsisat ayrılmasını Bediüzzaman’ın eline keseyle çuvalla altın verip göndermek zannedenler var, o şekilde değil, devlet usulü ile kanunu/kararnamesi çıkarılıp iş yapıldıkça ilgili yere aktarılacak paraya karar verilmesi şeklinde yürüyor diye biliyorum. Rahmetli Kadir Mısıroğlu’nun en büyük hatası belki Bediüzzaman’ın böyle bir parayı alıp sonra kendine harcadığı şeklindeki yorumu idi… “Bilmeyerek yaptı ise..” diyemiyorum, çok detaylı tarih bilgisi var, iftira demeye de dilim varmıyor herkesin sustuğu bazı konularda Bediüzzaman gibi lafını esirgemeden hakikati konuşmasından dolayı… Nur talebeleri tarafından meseleye cevap verilmişti ancak ortak bir komisyonun kurulup, mümkünse resmi belgeleri de ortaya koyarak, altında iki tarafın da imzası olacak bir paylaşım daha aydınlatıcı olacaktır…

  2. 1.sinde para Van\’daki devlet memurlarının yedinde idi, harb çıkmasa idi medresenin inşasına harcanacaktı, harb çıkınca devlet savaşta kullandı…

    2.sinde ise inkılablar ve Şeyh Said kıyamı neticesinde devlet bu kararından vaz geçti..

    ( Bir Rica: Biraz müdakkik olalım ve Said Nursi\’yi iyi tanıyalım lütfen, Su-i zann ediyormuşsunuz gibi bir mana geliyor sualinizden.).

  3. Benim merak ettiğim ise şu;
    Abdülhamid Han Hazretleri müceddid alim idi. Tarihte hiç bir islam alimi başka bir islam alimine karşı çıkmamıştır. O halde Said Nursi neden kendisinden daha yüksek bir evliya olan Abdülhamid Han Hazretlerine karşı çıkıyor. Bence bunu araştırmak gerekiyor.

    • Hiçbir evliya hiçbir evliyaya karşı çıkmamış öyle mi ? Sahabeler arasinda hz.Ali ile hz.Aişe ve Talha Zübeyir mabeynindeki savaş neydi ?
      Cahilane konuşmayın. Abdülhamid Han ‘ın daha buyuk veli olduğunu kim biliyor ? Allah katına çıkıp da mi baktin ?

    • Eski Said, bazı dâhi siyasî insanlar ve harika ediplerin hissettikleri gibi, çok dehşetli bir istibdadı hissedip ona karşı cephe almışlardı. O hiss-i kablelvuku tâbir ve tevile muhtaç iken, bilmeyerek resmî, zaif ve ismî bir istibdat görüp ona karşı hücum gösteriyorlardı. Halbuki onlara dehşet veren, bir zaman sonra gelecek olan istibdatların zaif bir gölgesini asıl zannederek öyle davranmışlar, öyle beyan etmişler. Maksat doğru, fakat hedef hatâ…

    • Abdulhamid bir padişahtır padişahların evliya olması ise çok zor onca insanın vebali üstünde iken. Tarihte saltanatla velayeti bir arada yürütebilen sadece Dört halife, Ömer Bin Abdulaziz, Mehdi Abbasi gibi harika insanlardır. Bunun dışında kalan saltanat sahipleri hesap günü paçayı kurtarsınlar onlar için en büyük makamdır. Said-i Nursi Hazretleri ile bir padişahı manevi açıdan kıyaslamak çok cahilce bir yaklaşımdır.

  4. Abdulhamid Han Alim idi fakat müceddid değildir. Müceddidliğin tanımına bakmanızı tavsiye ederim. Hal böyle olunca da makam olarak da Bediüzzaman(RA)’dan üstün değildir. Abdulhamid Han Halifedir fakat asrın müceddidinin kim olduğu eserlerinden belli olması münasebetiyle kim olduğu ortadadır vesselam..

    • Ben bu kadar siyasetle içli dişli olan bir evliya hatırlamıyorum bilmem anlata bildim mi

      • Tarih bilmediğin için hatırlamıyor olabilirsin. İnsanlar bilmedikleri şeyleri hatırlayamazlar.

      • “Evliya”:Velinin çoğulu.Veli-Vali-Vilayet:Aynı kökten gelir.Anlamı:Koruyucu,kollayıcı,gözetleyici ve ihtiyaçlarını karşılayan demek olduğuna göre;Kuranı Kerimde:”Allah cc. İnananların velisidir”,”Müminler,Allahı veli edindiler”,”Resul ve İnananlar Allahı cc. Veli edindi”.gibi ayetlerden anlaşıldığı gibi:Genelde veli Allah cc. Özelde ise herhan gi bir şahsın veya şahısların,velayetini üzerine alma anlamı taşır.Bu itibarla Velinin velisi olmaz.

    • “Müceddid”Lafzı, asrımız da dini yenileyen anlamında kullanılıyor. Oysa Din-i İslam Kıyamet sabahına kadar geldiği gibi kalacaktır. Zira ALLAH cc. bizzat bu dinin koruyuculuğunu üstlenmiştir. Zaman zaman bazı softalar çıkıp birtakım hurafeler ve bidatleri dindenmiş gibi gösterse de ehli tarafından reddiye ile cevaplandırılmıştır.

  5. Öncelikle neden bu denli tepkilisiniz anlamak zor. Peygamberler ismet sıfatını haizdir lakin onlar dahi hatadan müstağni değildir ki, gelmiş ve gelecek insanların en şereflisi efendimizin dahi hata ettiği ve bunun vahiyle düzeltildiği ehlinin malumudur. Günümüz müslümanları ise bazı liderlere bırakın günahı hatayı bile yakıştıramaması gariptir. İmamı azam fetvasından dönebilir yanılabilir ama günümüz üstatları sözüm ona yanılmazlar. Sultan hamit bediüzzamana zulmetse o onun şahsınadır ama sultana karşı gelenlerin bütün ümmete gelen zarara ortak olması ne dehşetli bir mesuliyettir düşünülsün. Allah adamları hakla kabul ettirsin yoksa hakkı günümüz mutaassıplarının yaptığı gibi hakkı adamların keyfine tabi kılma çabasından bizi muhafaza buyursun.

  6. kardeşim bir şey söylemek istiyorum said nursi yanlış birşey yapmamıştır diyorsun sadece risale okursan yanlış yapsada göremessin hem said nursi denilen zat peygamberlerden dahamı üstün yanlış bi şey yapmasın sen nerden biliyorsun yanlış yapmadığını kendi talebeleri dışında başka yazılan kaynaklardan da oku sadece risaleyi okuduk iman ettik dersen olmaz kim yazarsa yazsın hiç bir kitap kuran ın önüne geçemez sizin net sitelerinde bile risale kelimesinin geçtiği kadar kuran ı kerim geçmiyor

    • risalenin kendisi zaten kuranı_ı kerimin açıklayıcı hükmündedir. okumadan anlamadan akıl süzgecinden geçirmeden yorum kıtlığı yapmayalım lütfen …BİSMİLLAH HER HAYRIN BAŞIDIR DER İLK RİSALE, KURANI KERİMİNDE BAŞINDA İLK BİSMİLLAH VARDIR..
      zaten risale kolay yazılmamıştır masa maşında yorum yapılmayacak kadar en azından ne zahmetlerle ne engellemelerle yazılmıştır bizde onun 100/1 kadar zahmet edip okusak zaten ne ben bunları yazmış olurdum nede siz bilmeden aksini sölemiş olurdunuz. paralar nere gitti deniyor 🙂 gülüyorum ve geçiyorum said nursi peygamber deildi evet bir ilim adamı ve bir din adamıydı aksini söleyen yokki risalede her zerresinde kurandan damlalarla dolu okuyana hatta kuranda bizim anlayamayacağımız konularda ona müracaat edilirdi.. böyle bir eserden başka yok elimizde kıymetini bilelim

  7. Rahmetlik üstat ve Abdu’l hamit arasındaki ihtilaf tam yüz sene önce gerçekleşmiştir.Zaman ve tarih en büyük müfessirdir.Rahmetli mahlü Sultan medreselerden fen ilimleri ve matematiği kaldırmış ve sultanileri açarak çift başlı eğitim öğretimi uygulamaya koymuş ve bu gün devam eden iki ayrı zihniyetin temelini atmıştır.Üstat bunu yanlış buluyor.Sen ey bu günü yaşıyan insan, yüz sene sonra haklıyı anlıyamaz mıyız?Neden filan da hata edebilir ğenel yargısıyla bu milletin temizlenemiyen hastalığına gözümüzü kapatalım.Saygılar

    • Ey mübarek adam Zaman en güzel müfessirdir. Üstad Bediüzzaman siyaseten haklı olarak maşrutiyeti istemiş onu savunmuştur. AncaK bir şeyi istemek ayrı onu hayata geçirmek yada geçirecek kişilere destek vermek ayrıdır. Üstad ittihat terakkiye destek vermiş hatta selanikte enver paşanın ardından hutbe okumuş ve meşrutiyeti savunmuştur. Selanik hutbesi meşhurdur. Ama gel gör ki üstadın destek verdiği grup devletin yıkılmasına sebep olmuştur. Yani siyaseten ittihatcılar ve ona destek verenler çuvallamıştır. Üstad ise ittihatçılardan bir süre sonra hakikati görüp ayrılmıştır. Yani üstadın siyasi ufkuyla Abdülhamidinkini kıyaslamamak gerekir. Abdülhamid siyaseten deha derecesindedir. Hadiseler ve zaman bunu göstermiştir.

  8. Ercan kardeş Risaleleri 1 kere olsun okursanız özellikle 2. şua kısmını Risale-i nurların geçmiş asrın ve bu asrın ve gelecek asırların bir müceddi olduğuna kanaat edeceksiniz. Lütfen etraflıca 2. şuayı okumanızı tavsiye ederim tüm risaleleri anlıyarak okuduğunuz zamanda risalelerde kuran ve sünnetten başka hiçmir mesele olmadığını göreceksiniz,meseleri Ya Allahın zatına,sıfatına şuunatına isimlerine fiillerine ahiret imanına imanın erkanının ıspat ve izanına akılları ve kalpleri hazır eden bir eser olduğuna kanaat etceksinin zaten zizz müşteri olmasaydınız itiraz etmezdinin 🙂 demekki risale-i nurların müşterisiniz Allah Bizleride Sizleride Kur’an etrafında toplayan mücahitlerden eylesin AMİNNN…

  9. Abulhamit han çok büyük bir evliyaydı size Mehmet akif Ersoy’un başından geçen camide hıçkıra hıçkıra ağlayan ordudan istifa etmiş osmanlı komutanını hatırlatırım bir okuyun ondan sonra yorum yapın derim…

  10. İki kıyaslama yanlıştır. Sultan Abdülhamithan hazretleri (Rahmetullahialeyh )evliya olduğu rivayet edilir.Eğer Said Nursi Hazretleri heallik almışsa bunu da kabul edin ben kesin almıştır demiyorum ama bu kuruluştaki arkadaşların yanlışı şu Said Nursi hiç hata yapmazmış gibi bu yanlış netice de Said Nursi peygamber değildir. Abdülhamithan hazretlerini tanımayanlar kabahet arıyorlar.Eğer İttihat ve Terakki sultan abdülhamidi indirmeseydi tahttan devlet ilerlerdei. Unutmayınki arkadaşlar Abdülhamitten önce borçlar 300000 altındı sultan bunu yanılmıyorsam 30000 e düşürdü kısacık saltanat hayatı boyunca lütfen böyle değerli bir şahsiyete çamur atmayın. Ben sultanın said nursiyi hapse attıracağına rüşvet teklif edeceğine hiç ihtimal vermem o sultanki düşmanını bile affetmiş said nursi hazretlerinimi hapse attıracak ayda atılacak ve haberi olmayacak. Kadir Mısıroğlunun dediği kesin doğrudur demem bilemem ama kendisi boş değil kaynaklarla konuşuyor .

    • Tarihi belgeleri var sen cahilsin haberin yok. Sultan bediuzzaman i timarhaneye attirmistir. Hala kendi fikrini beyan ediyor.sen kimsin tarihi belgeler varken.

      Bir de en önemlisi Said Nursi yi hata yapmaz gibi gosteriyorlar diyen cahiller aynı şeyi neden sultan icin soylemiyorlar.
      Sultan peygambermiydi?
      Hadi cevap verin cahiller !

      • Şöyle söyleyim:Said nursi Istanbula geldiğinde çok genç ve toy bir delikanliydi.Sultan onu tımarhaneye attırdıysa eğer,yapmıştır bır kabahat.Sait nur sinin kendisi bile hayatının bu dönemini eski sait diye nitelendirip hatalarını izhar ederken,size ne oluyor ki, sanki ismet sıfatını taşıyan bir peygamber muamelesi yapıyorsunuz?

  11. Zaman Abdülhamid Han’ı dai Bediüzzamanı da haklı çıkarmıştır.İkisi arasındaki ihtilafı bırakıp yaptıklarını takdir edelim.ALLAH C.C.Rehber olarak onlar gibi insanları nasnip etsin.ALLAH’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.

    • Zaman Abdülhamid hanı haklı çıkardı ama Said Nursi’yi haklı çıkarmadı. Selanik Konuşmasında ne dedi said nursi? “Yeni hükûmet-i meşrûtamız mu’cize gibi doğduğu için, inşaallah, bir seneye kadar -Çocukken beşikte konuşuruz. (Meryem Sûresi: 29.)- ayetinin sırrına mazhar olacağız.” dedi.

      Şu lafa bak yeni hükümeti meşrutamız mucize gibi doğmuş. Öyle mi oldu? Hayır 2. meşrutiyetle beraber osmanlı felaketten felakete sürüklendi.

      “hükûmet-i meşrûtamız mu’cize gibi doğduğu için, inşaallah, bir seneye kadar -Çocukken beşikte konuşuruz. (Meryem Sûresi: 29.)- ayetinin sırrına mazhar olacağız.” diyor yani İnşallah bir seneye kadar meşrutiyetin ilanını ile mucize gibi güzel şeyler olacak demek istiyor ve dediği gibi olmadığını tarihsel olaylarla sabit.

  12. T.B.M.M lisinde sultan Reşat ın tahsis ettiği altınların bankınota çevrildiği halde orada bir zatı görüp .onunla baş edilmez diyerek van a döndüğünü okumuştum sonrası malum külli hizmet. tam metnini yazabilecek varsa sevinirim.

  13. 1. yazdığınız yazıda kadir mısıroğluna cevap dahi verememktesiniz.2.Bu tarihçiye o kadar hata yapıyor derken acaba bir kitaını okudunuz mu veya bir kitabında ki hataları dile getirecek azıcık bilgi birikiminiz var mıdır?3.5.şuada deccal olarak sınıflandırılan bir islam düşmanıyla abdulhamidi düşürmek için beraber hareket etmesini nasıl hatasız kabul edebiliyorsunuz.bu hatayı ki belgeyle sabit üstad kabul ederken sizler neden sevdiğiniz insanlara hatasız kabul etme gibi büyük bir gayri islami tutum içine girebiliyorsunuz.4.üstadı hatasız kabul eden sizler tersini ispatlayamayacağınız ve ispatlamadığınız şeyleri nasıl iftira diye hemencecik itham edebiliyorsunuz.5.kadir mısıroğlunu üstadın kitaplarını okumamış olma ihtimali üzerinde nasıl durup konuşuyorsunuz,ihtimal olduğunu söyleyen sizler bu yaptığınızın yanlış olduğunun farkında değil misiniz?6.tarihi bi kaç kaynaktan azıcık bilmiş olsaydınız o zamanın nasıl bi dönem olduğunu bilirdiniz.o gün sultanın karşısında olanlar ülkeyi devraldı ve hiç istemediğimiz kara bir dönemi başlattığından da mı haberiniz yok?7.insanları hatasız görmeyin insanlara bir hata payı tanıyın.hata sevap dengesine göre değerlendirin. 8.bizlerde risalelerden yararlanmaktayız,üstadın samimiyetine bilgisine güvenmekteyiz.insanoğlu hata yapar unutmayın.islami düşünce budur.önemli olan hatasında devam etmemesidir.9.sözlerim kimseyi kırmasın sadece bu yazıyı okuyanların birazcık düşünmesini istedim.

  14. Bi kere bu makaleyi tazan said nursiyi gözünde putlaştırmış kadir mısıroğluna karşı said nursiye iftira ediyo demişsin gösterdiğin kaynak risaleyi nur bundada elbet kişisel görüşler vardır ve bazı görüşleri said nursi efendi kedine göre farklı yorumlamış olabilir said nursiye kötü bir şey söylemiyorum elbet bir alimdir islamın mücahididir ama insandır hata yapabilir bide baktığinda kadir mısıroğlu senden daha bilgili bir kişi senin bilmediğin şeyleri bilebilir bunda şaşılacak bişey yok nerdeyse 80 yaşında ve ömrü batıla karşı çıkarak islamın galebesi için geçirmiş biri elbet hatası vardır zaten bunu kendide sohbetlerinde söylüyo hatam varsa söyleyin diye elbet senin söylediğin doğru şeyler vardır fakat kadir mısıroğlunun sadece bir lafına bakıp diğer söylediği şeyleri kaale almamak haksızlık ve insafsızlıktır kadir mısıroğlu kendi said nursinin şerif seyid olduğunuda söylemiştir said nursinin de faziletiyle ilgili bir olayda anlatmıştır o yüzden bi daha düşün eğer söylediklerinin tamamen doğru olduğunu düşünüyosan başka bi kaynakta göster

  15. [quote name=”Tuncay BAHADIR”]Benimde Merak ettiğim şey şu yazıdada belirtildiği üzere kurulacak medrese için iki ayrı dönemde tahsisat sağlandığı söyleniyor fakat bazı sebeplerden ötürü muvaffakiyet hulusa gelmiyor peki bu paralar ne oldu ?[/quote]
    Bediüzzamanın mederese yapımı için aldığı para 1. dünya savaşında keçeliler adlı orduya gidiyor beyefendi. Paaraların nereye gittiğini merak ediyorsan bediüzzamanın kendi ve kardeşinin mal varlığına bakman yeterli….

  16. 2. yorum olarak şunu beyan etmek istiyorum ki bediüzzamana karşı abdulhamidi 40 evliya tasarrufunda diyenler ve bediüzzamanı onu devirmekle suçlayanlar iki hata yapmaktalar 1. olarak bediüzzaman devirmek için girişmedi devirenlere de karşı çıkmadı 2. olarak ise abdulhamidi seven hatta evliya diyenler MEHMET AKİF ERSOYUN istibdat adlı şiirinde abdulhamidi nasıl andığını ve ne denli eleştirdiğini göreceklerdir. Bundan dolayıdır ki kuru bir osmanlıcı olan mısır kafa da mehmet akife “pez..nk” diyen konuşması you tubede mevcuttur. Osmanlı islama hizmet etmiş bir devlettir evet amma osmanlı islamın ne merkezidir ne menşeidir ne de islamın tartışılmaz devletidir. Bunu çok sorgulayan kardeş katline cevaz veren bir ulema göstersinler evvelden HZ Ömer lendini tehdit eden lülüyü takip etmek isteyenlere durun bir kişi suç işlemeden suçlu olmaz demesi ve HZ Alinin katiline sadece bir kılıç vurulmasını istemesi ve kendinden sonra haricileri öldürmemesini istediğini bilirken bu katliama fetva diyen ve islamın emri de bu imiş gibi ahmakça ve islama iftira atarcasına savunmaları açıkça REDDEDİYORUM DELİLİ OLAN VARSA YAZSIN!!!

  17. Abdülhamit han evliyadır. Velayeti suğra sahibidir. Velayeti suğranın vartaları çoktur. Bunda şaşılacak birşey yok.
    Yani evliya olmak %de% hatasız olmak değildir. Ama müceddidler velayeti kübra sahibidir. Vesselam

  18. Kardeşler. Abdülhamit Han boş birisi değildir..Bir çok kaynakta onun evliya olduğunu söyleyebileceğim olaylarını okudum…

  19. Öncelikle şunu belirtmek gerektir ki bediüzzaman hazretleride abdülhamit hazretleride sizin bizim konuştuğumuz perdeden konuşan insanlar değildir.Her iki zatında bildiği düşündüğü ve şeriatı muhammediye ye uygun görüşleri vardır.Bu nedenle çelişkileri muhtemeldir.Bunda herhangi bir büyüklük küçüklük söz konusu değildir.Yazıldığı gibi peygamberler bile hata işleyebilir.Her iki zatında hata işlemiş olma ihtimali vardır fakat bu onların temel ideolojide çeliştiklerini göstermez.Bu yazıyı yazan kardeş olayları daha geniş bakış açısı ile görebilirdi…Göremediği için yanlış yönlendirmeler ve yorumlar meydana geliyor ve gayesi islam olan insanların zamanı boşa harcanıyor lütfen bu zatların büyüklüğü değil temel ideolojimizi nasıl galib edebiliriz onu düşünelim… Selamun Aleyküm…

  20. Kadir Mısırlıoğlu’ nun halk tarafından pirim yapan tek tarafı kemalizme görünüşte karşı çıkıyor olması. Görünüşte kelimesini bilerek kullanıyorum. Eğer gerçekten kemalizme karşı ise tüm ülkeyi dolaşarak güya dindar olan, tek başına iktidar döneminde. a) Koruma kanununun anayasadan çıkarılması. b ) Sahte inkılap tarihi dersinin ilkokul, ortaokul, Lise ve Fakültelerden tamamen kaldırılsın. diye konferanslar vermelidir. Dindar kişilerle ve kurumlarla organize şekilde İmza kampanyaları düzenlemelidir. Hükümetten devlet idaresinden kemalizmi dışlaması için resmi taleplerde bulunmalıdır. Kendisini gönül verdiği ekip iktidarda iken bunları yapmayacaksa kendisi görünüşte kemalizme karşı. Gerçekte sadece rant sağlamak için kemalizm aleyhine çalışıyor değerlendirmesinden kendini kurtaramayacaktır. Pensilvanya’ya haddinden çok fazla saldırırken bu günlerde kemalizm ile problemi yokmuş gibi davranması hayret vericidir. Aklı varsa son dönemlerinde gerçekten kendisinin ömrünün en büyük mücadelesini eğitimden kemalizmin dışlanması için çok ama çok büyük gayret istiyoruz. Ahir ömründe kemalizmi dışlamaktan ve Risale-i Nurlara nazarları yönlendirmekten başka bir görev kendine tanımlamamalıdır. K
    Kemalizmle mücadele sahasında çalışırsa hakikaten hürmetle anılır.

    • sen neyaptın şimdiye kadar mübarek. Mısıroğlu da nurcular da diğer ehli sünnet cemaatleride aynı amaç için hizmet eder. Sen en güzel benim mesleğim diyebilirsin. Ancak başka bir meşrebin yaptıklarını küçük göremezsin yanlız benim mesleğim hak diyemezsin.

  21. [quote name=”my13″]Abdulhamid Han Alim idi fakat müceddid değildir. Müceddidliğin tanımına bakmanızı tavsiye ederim. Hal böyle olunca da makam olarak da Bediüzzaman(RA)’dan üstün değildir. Abdulhamid Han Halifedir fakat asrın müceddidinin kim olduğu eserlerinden belli olması münasebetiyle kim olduğu ortadadır vesselam..[/quote]
    Konuyu hortlatmak gibi olacak kusura bakmayın. Lütfen bazı noktalarda hassas davranalım. Külhanbeylik yapmanın alemi yok. Kişilerin takvasını ancak Allah bilir. Abdulhamit Hanmı daha üstündür Bediüzzamanmı bu hususta yorum yapmak tehlikelidir. Ben Bediüzzamanı severim ve tatbik etmeye çalışırım fakat Kuran ve Sünnete uyduğu ölçüde. Yanlış yapmamıştır diye bir düşünce içerisinde olmak doğru değildir nitekim yazının içeriğinde ve arkadaşların yorumlarında sıkca bu ifadeye rastladım. Bediüzzaman büyük bir alimdir kabul ediyorum ama lütfen bazı hükümleri vermeden önce düşünelim.

  22. yukarda abdulhamit ondan özür veya heallik dilemeliydi diye bir yer var ya orası zoruma gitti.. bu ne haddiini bilmezliktir.. herkes risale okumaya mecburmudur ki siz önce risale okuyun sonra tarihi araştırın gibi safsatatalar var…

  23. kardeşim her insan hata yapar zaten Bediüzzaman hazretlerinin o zaman ki 1.SAID DÖNEMİ kendisine zaten değiştiğini belirtiyor tarihte pek çok insan hata yapmıştır dönerse zaten sevaba çevrilir Abdülhamid Hana karşı yapılan isyan ve hareketler devleti nasıl bir yıkıma götürdü bunu herkes biliyor ve ben ilk başta çok katı olan ve daha sonra bana kim ne zulmetmisse hakkımı helal ediyorum diyen ve yalnızca çok küçük bir azınlıka karşı dini sebepten dolayı helal etmeyen dikkat kişisel sebepten dolayı değil BediüzzamanI masum seviyesine çıkarmadan seviyorum ve Osmanlının Dehası olan İslâm halife olan Abdulhamidi de seviyorum Allah ikisinide cennet mekan eylesin

    • Cennetmekan Abdulhamithan ile asrımızın Müceddidi Bediüzzaman Said’i Nursi arasında hatta, istiklal Şarimiz merhum Mehmet Akif Ersoy namzetlerinide işin içine katarak,aralarında husumet ,fikir ve görüş ayrılığı varmışçasına fikir beyanetmek gaflettir.

      Kasten yapılıyorsa ihanettir.

      Vakti zamanında,Namıkkemal,Ziyapaşa,Mithatpaşa vs,vs lerin yaptıkları ihanetten bir farkı yoktur. Hele ülkemizin bir geçiş dönemini yaşadığı ülkemizin geleceği için sağlam köprüler atmaya, birlik ve beraberliğimizin çok sıkı bir şekilde pekiştirilmesi gerektiği çok nazik bir dönemde.

      Yok Cumhuriyetciymiş,bilmem neciymiş bunlar safsata. Önemli olan Kur’an ımızın gösterdigi yolda birlik ve kardeşlik içinde ülkemizin ve zülüm altında yaşayan Müslümanların işgalden kurtulması için çalışmaktır.

      Dünyaya barış ve huzurun gelmesi için çalışmaktır.

  24. Ya abi anlamiyorum boyle kendi hocasini muceddid gibi gosterenleri. Neye gore muceddid arkadasim sizden baska kim diyor. imami Rabbani desen abdulkadir Geylani desen anlicam, yok abi su kitabin surasini okursan anlarsin muceddid oldugunu, cogu ehli sunnet buyuklere gore alim bu Mubarek insan , gonlunuzu vermissiniz iyi etmissiniz bu kadar yani. Gavs Sultan Abdulhamid Han k.s hem Kadiri tarikatindandir. Eger istemediyse bir sey gormustur Sultan. Sen Sultani anla sonra her seyi anlarsin guzel kardesim. Birakin bu siyasetleri

    • Kardeş bu onların ne kadar cahil olduğunu da gösterir bu kendi fikriyatları değildir. Abilerinden duyduklarıdır. Kendi fikriyatları bunu ayırdedecek seviyeye gelse bu gibi benzetme ve karşılaştırmaları yapmazlar böyle mübarek zatlar hakkında yapmazlar. Olayın kader kısmını düşünmeden konuşuruz böyle sayfalarda.

  25. Ya arkadaslar Nurcu kardeslerin hocasi meceddiddir baskasi olamaz yani kesin O. Arkadasim Gavs Sultan Abdulhamid Han 3kitayi 33 sene idare nasil etti beyniniz kavrayabiliyor mu. Onun ileri goruslulugu bir tasadufmu. Kendisi Kadiri tarikatindan bir Veli idi. Bediuzzaman hz su kitabin surasina bak anlarsin muceddit oldugunu bilmem ne, cogu alime gore ehli sunnet alime gore kendisi alimdi bu kadar. Ufacik beyinlerimizle bisey biliyomusuz havalari vermeye gerek yok, kaldiki Osmanli vesilesi ile bize tertemiz ulasmistir nankor olmayalim

  26. Üstad Hazretleri Abdulhamid Hazretleri için mazlum ve mağdur Padişah diyerek ona haksızlık yapıldığını söylediği gibi kendisininde daha önceden beri Müslümanların yaralarına çare olacak Dini ve Fenni İlimlerin aynı anda Okutulacağı Okullar ile kurtuluşun mümkün olduğunu beyan etmiş ancak bu girişiminin dikkate alınmamasından dolayı itilafa düşmüşlerdir.Alimlerin birinci vazifelerinden birisi Halk içerisindeki sıkıntıların yöneticiler tarafından görülmesini sağlamaktır.Ancak Çok sıkıntılı olan o dönemde Sultanın etrafında bulunan bazı ferasetsizler çareyi sadece Devleti ayakta tutmakla sağlamak istemişler neticede herşeyin temeli olan Eğitim ve Öğretim e ağırlık verilememiş ve Ülke içerisinde Bediüzzaman Hz.lerinin dediği projede okutulacak gençler yurt dışına gönderilmiş ancak döndüklerinde Abdulhamid Hz.lerini devirmek için eğitim aldıkları avrupaya hizmet etmişlerdir.İşte Bugünde bu sıkıntıların devam etmesinin sebepleri ozamanda temelleri atılamayan fenni ve Dini ilimlerin bir arada okutulması projesinin gerçekleşmeyip bugün bize ait olmayan eğitimlerle hala uyuyor olmamızdır.

  27. Kadir Mısıroğlu’nu uzun zamandır tahkikle birlikte takip ederim çok başarılı bulduğum yönleriyle birlikte çok da ilim erbabına yakışmayan hatalarına rastladım kendisini sevenler kabul etmelidirler ki şahsen fevridir, ne kadar malumatı olsa da fevriliğinden ötürü olayları hikmet nazarından bazen süzemiyor. Bazı olayları yorumlayacaksan o zamana gitmeli o zamanın emin eşhasından, ilim erbablarından istifade edilmelidir, bu konuda dönemin allemelerinden yaptığım araştırmalarda Said Nursi hakkında; birçok alim hatta şeyhülislamlık yapmış zatların kanaatleri emsalsiz bir alim olduğu yönündedir,hatta dönemin şeyhülislamı ingiliz işgalindeyken ingilizlerin meşihattan sordukları suallere Bediuzzamanın anında yanıt verdiğini , 15 gün o sorunun cevabını bulmak için kütüphanede uğraştıktan sonra aynen Üstadın cevabına ulaştığını söyler, lütfen araştırın. Eğer Said Nursi anlaşılmış olsaydı bugün sıkıntılar içindeki vatanımız süper güç olarak dünyaya hakimiyetine devam edecekti. Ehli ilmin kanaatiyle Said Nursi ilmi kelamda tecdid yapmıştır, buda muceddidlik vazifesinin sahibi olduğunun açık göstergesidir. Cennet mekan Abdülhamit han hazretleri zannımca velidir, ancak Üstadla zamanın bazı dar görüşlü bazı paşaları sebebiyle görüştürülmemiştir, Allahu Alem bu böyle olacakmış diyelim konuyu uzatmayalım, İnşaAllah en gür sada İslam’ın sadası olacaktır yakındır.

    • Mustafa kardeşim aynı fikriyattayim sizinle bu sayfa sahibi misiroğlu gibi bu sefer Abdülhamid Özür dilemeliydu diyor bu da misiroğlu nun ki gibi yanlıştır bende 20 senesi i tarihe edebiyata sarfetmis kişi olarak beyan ederim ki Bediüzzaman ve Abdülhamid ikiside zamanlarında anlasilamamistir Bediuzzamana en büyük kiskancligi bazı tasavvuf erbabı yapmıştır

  28. Osmanli sultanlarina laf etmeniz halifelige laf etmenizdir!!! Halifelik S.A.V dayaniyorsa Abdulhamid Han icin konustugnuz her cumle onada gitmektedir..dikkatli olmak lazim..halifelik kimdeyse maneviyatta o ustundur.said nursi bir alim olabilir onun yolundan gidenlere..Osmanlinin yikiminda kimin parmagi varsa halifeligide yikmistir.pismanligi ondandir said nursinin..hatasizlik S.a.v ait ..

  29. Kadir misirogluna cok telasli bir cevap vermissiniz sanki hiiic bediuzzaman hazretleri ile sultan abdülhamid karsi karsiya gelmemis gibi… yanlis yaptigini anlamakta bir buyukluktur vesselam… isin aslini herkez cok sonradan fark etmis simdi hala ugrasiyoruzki islam i guzel yasicaz diye… bide artik kimse kimseye camur atmasa iyi olur insallah az kaldi kiyamete dua edin

  30. İslamda kurana göre ;bilmediğimiz şeyin peşinden gidilmez yani düstur edinilmez.Amma ne olduğunu araştırın der kuran.

  31. Mehdi hakkında ki görüşleriniz nelerdir said nursi hz büyün bi evliya dır ama Abdülhamid Han da evliya dır. Bediuzzaman hz 1.ve 2. Said der siyaset yaparak hata ettim der bunu kabullenmiyorsunuz . Ve said nursi hz ni mehdi olarak görüyorsunuz. Mehdi ile ilgili hadisleri kabul etmeyip said nursi yi mehdi olarak görmeniz için hangi delile dayandirdiniz. Cvp ı meal olarak bana atarsanız daha güzel olur

  32. merhaba

    Kadir Mısıroğlu, Bediüzzaman’ ın Sultan Abdülhamit Han aleyhine bir nutuk irad ettiğini söylüyor ve nutkun aslının elinde olduğunu beyan ediyor. bu doğru mudur ? ayrıca Bediüzzaman ittihatçıların merkezi olan selanik’ e gitmiş ve İttihatçılarla birlikte hareket etmiş midir ? son olarak Sultan Reşat’ tan 40 bin altın almış mıdır, istiğna düsturuna sahip olan Bediüzzaman’ ın bu parayı aldığını düşünmüyorum ama almışsa nerede harcamıştır.

    saygı ve sevgilerimle

    • Evet selanike gitmiş ve meşrutiyeti çok aşırı bir şekilde övmüştür. Konuşma metnini aşağıya kopyalıyorum :

      HÜRRİYETE HİTAB

      Ey hürriyet-i şer’î! Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sada ile çağırıyorsun ki, benim gibi bir bedevîyi tabakât-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve ûmum millet zindan-ı esarette kalacaktık. Seni ömr-ü ebedî ile tebşîr ediyorum. Eğer aynelhayat Şeriatı menba-ı hayat yapsan ve o cennette neşv ü nema bulsan, bu millet-i mazlûmenin de eski zamana nisbeten bin derece terakkî edeceğini müjde veriyorum. Eğer hakkıyla seni rehber etse, ağraz-ı şahsî ve fikr-i intikam ile sizi lekedar etmezse…

      Ya Rab! Ne saadetli bir kıyamet ve ne güzel bir haşir ki, -1- hakîkatinin küçük bir misalini bu zaman bize tasvir ediyor. Şöyle ki:

      Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medfun olan medeniyet-i kadîme hayata başlamış ve menfaatini mazarrat-ı umûmiyede arayan ve istibdadı arzu edenler (burada bir ayet söylüyor bkz dipnot 2) demeye başladılar.

      Yeni hükûmet-i meşrûtamız mu’cize gibi doğduğu için, inşaallah, bir seneye kadar ((burada bir ayet söylüyor bkz dipnot 3) sırrına mazhar olacağız. Mütevekkilane, sabûrane tuttuğumuz otuz sene Ramazan-ı sükûtun sevabıdır ki; azapsız, cennet-i terakkî ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. Hakimiyet-i milliyenin beraat-i istihlali olan kânun-u Şer’î, hazin-i Cennet gibi, bizi duhûle davet ediyor.

      Ey mazlum ihvan-ı vatan! Gidelim dahil olalım. Birinci kapısı Şeriat dairesinde ittihad-ı kulub, ikincisi muhabbet-i milliye, üçüncüsü maarif, dördüncüsü sa’y-i insanî, beşincisi terk-i sefahettir; ötekilerini sizin zihninize havale ediyorum…

      Sakın ey ihvan-ı vatarı! Sefahetlerle ve dinde laubaliliklerle tekrar öldürmeyiniz. Ve bütün efkar-ı fasideye ve ahlak-ı rezîleye ve desais-i şeytaniyeye ve tabasbusata karşı, Şeriat-ı Garra üzerine müesses olan kanun-u esasî Azrail hükmüne geçti; onları susturdu.

      Sakın ey ihvan-ı vatan! İsrafat ve hilaf-ı Şeriat ve lezaiz-i nameşrua ile tekrar ihya etmeyiniz. Demek şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihad-ı millet ve meşrûtiyet ile, rahm-ı madere geçtik; neşv ü nema bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesafe-i terakkîden, inşaallah, mu’cize-i Peygamberî ile şimendifer-i kanun-u şer’iye-i esasiyeye amelen ve burak-ı meşveret-i şer’iyeye fikren bineceğiz; bu vahşetengiz sahra-i kebîri kısa zamanda tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsabaka edeceğiz. Zîra, onlar kah öküz arabasına binmişler, yola gitmişler. Biz, birdenbire şimendifer ve balon gibi mebadiye bineceğiz; geçeceğiz. Belki, camî-i ahlak-ı hasene olan hakîkat-i İslamiyenin ve istidad-ı fıtrînin ve feyz-i îmanın ve şiddet-i açlığın hazma verdiği teshîl yardımı ile fersah fersah geçeceğiz-nasıl ki vaktiyle geçmiştik.

      Talebeliğin bana verdiği vazife ve hürriyetin ferman-ı mezuniyetiyle ihtar ediyorum ki:
      Ey ebna-i vatan! Hürriyeti sû-i tefsir etmeyiniz; ta elimizden kaçmasın ve müteaffin olan eski esareti başka kapta bize içirmekle bizi boğmasın. Haşiye
      Zira, hürriyet, müraat-ı ahkam ve adab-ı Şeriat ve ahlak-ı hasene ile tahakkuk eder ve neşv ü nema bulur.
      Bediüzzaman

      Haşiye: Evet, daha dehşetli bir istibdat ile, pek acı ve zehirli bir esareti bize içirdiler.

      1- Ölümden sonra dirîliş haktır.
      2- Ne olaydı olaydı da, toprak olaydım. (Nebe’ Sûresi: 40.)
      3- Çocukken beşikte konuşuruz. (Meryem Sûresi: 29.)

  33. Sultan’ın inip inmesini istemediği kesin değil ama istemişse eğer pişman olduğunada eminim bunu iyi bir şey gibi göstermeye çalışmanız çok yanlış. Adam tahttan iner inmez savaş patlak vermiş ve din elden gitmiş sonuçta yani!?

  34. Kimin mücetdid oldugu Allah cc bilir biz gibi daha nefsi emmarede olan sahislar olarak üst düzey zikir ehli cok kiymetli Cennet mekan Abdülhamid han i elestirmek ne benim hakkim nede burdaki nefsinin emrinde olan kimseye düsmez, yazilarin bir cogunu okudum lütfen bizlerden üst düzey sahslarinda övülmeye ihtiyac lari yoktur biz ölecegim zaman Acaba kelimeye Sahadet getirebilip müslüman olarak mi yoksa kafir mi ölecegiz bunu burdaki kimsenin garantisi yoktur yalniz burda yazilan bir söze itirazim var kendileri su kitaplari okuyun su Kitaplari okuyun diyor ardindan hasa sümme hasa Tüm peygamberlein Ismet sifatina sahipdir onlar Asla hata yapmazlar birisi cikar hz Musa bir insana vurmasi sonuc bir insani öldürmüstür bunun taktiri Allah cc katindadir bir insana vurmak ama amacinin öldürmek olmadida hepimiz ce malumdur Ancak asil söyleyecegim söz sudur peygamberler in peygamberi Efendimiz Aleyüsselam in hata yapmadimi seklinde ifadesi sahsin lütfen siz Ne Risaleyi Nur külliyarindan cok önce islamin temel taslari olan Allah cc nin 14 adet zati ve subuti sifarlarini ve yine Peygamberin sifarlarini Lütfen okuyup ögrenelim bir zahmet , bir cogumuz islamin temel bilgilerini dahi bilmeden zikir ehli Cennet mekan Zatlar hakkinda yorumlar yapmak bizlere düsmez 29,57 Her canli mutlak ölecektir ben dahil burdaki her güzel kardesimiz (biri haric Efendimiz Aleyüsselam a aleni hakaret Eden) ruhumuzu Allah cc nin emanetini bizden alirken kafirmi yoksa müslüman olarak berzah a göc edecegiz her müslüman kardesimin en büyük kaygisi bu olmali yoksa haddimize olmayan kisileri kritize etmek bize düsmez Tabiki hebimizin bir düsüncesi vardir fakat bizler nefsimizin emrinde ölürsek bizler düsücemizden sorumlu degiliz fakat yazdigimiz yazolardan mutlak sorumluyuz siz gibi bende dahil Vesselam

  35. Bediüzzaman Cumhuriyetçi bir kişidir. Her zaman Cumhuriyeti savunmuştur ama Abdulhamit hana karşı bir hakareti ve mücadelesi yoktur. Her zamanda Cumhuriyeti savuunmuştur. Belgeler eldedir herkes inceleyebiliyor. söylemiş vb. belgesiz iftiralar dayanak değildir.

  36. Selamun Aleyküm Öncelikle benim de bu konuda kafamı karıştıran sorularım var. Sizden ricam cevap verirken Risale-i Nurdan ve Bediüzzaman Said Nursinin sözlerinden değil de objektif bir şekilde cevap vermeniz olacaktır. Burda belirttiğiniz gibi Bediüzzaman Said Nursi Sultan Abdülhamit Hanın torunundan helallik istemiştir.Peki durup dururken ya da ortada herhangi bir neden yokken neden üstad böyle bir şey yapsın? Birde yorumda yazmışsınız ki eğer üstad Abdulhamit hana haksızlık yapmış olsaydı neden torunundan helallik isterdi direk Abdülhamit handan helallik isterdi. Peki size şöyle bir soru daha sormak istiyorum ‘Üstad Abdulhamit hanın torunundan helallik isteği zaman Sultan Abdullhamit sürgün edilmemiş miydi? Demek ki kendisine ulaşamayınca en yakın akrabasından helallik isteme mecburiyetinde kalmış olamaz mı?’ Bu da gösteriyor ki üstad Abdullhamit hana bi haksızlık yapmış olmalı ki böyle bir davranış sergilemiş.

  37. Said Nursiden öyle bir bahsediyorsunuz ki hiç hata etmez çok yücedir hiç bir hatalı sözü yoktur. Tövbe haşa peygamber değil bu adam. Her insan beşeridir hata yapabilir. Kaldı ki Eski Said Yeni Said diye de söylemiştir Said Nursi. Albdulhamid e karşı çıkmıştır zamanında ve Abdulhamid ile görüşmek istediğinde ona Sultanın karşısına silahla çıkamazsın dendiği halde silahını bırakmak istemedi ve böylece huzura kabul edilmedi. Sultan Abdulhamid tahtan indirilince gerçekleri anlayıp Sultana yanlış yaptığı onun hakkında yanlış düşündüğünü anladı. Said Nursi hiç yanlış yapmaz hatası yok diyenler bence ataputçular gibi düşünmesin. Elbette Said Nursi ilim bilim adamıydı. Lakin hiç hatası yok demek hiç hata yapmamış demek ahmakça olur.

  38. Çalkantılar ve maddi manevi zelzeleler asrı olan yirminci yüzyılda İslâm âleminde sıkça müsbet manâda medar-ı bahs olan ve sevilen iki şahsiyet vardır. Bunlardan biri siyaset, devlet sahasında Sultan Abdülhamid Han’dır. Biri de diyanet sahasında Bediüzzaman Said Nursi Hazretleridir.

    Günümüzün yazar çizerleri, daha asrımızın başında yaşayan bu şahısları hakkıyla anlamaktan yoksundur. Veya ifrat ve tefrit sahasında düşe kalka gelmektedirler.

    Halbuki Bediüzzaman Hazretlerinin İstanbula ilk gelişi 1907 sonu ile ayrılışı 1910 başlarıdır. Yani Abdülhamid ile münasebetleri kısa bir süredir. Bu kısa zamanda söylenenler, yazılanlar çok rahat tesbit edilebilir. Fakat maksat, hakikati öğrenmekse böyledir. İşin içine garaz, kin, tarafgirlik, hased ırkçılık girmişse, hele hele kıskançlık da varsa, hele de yetersizlik de varsa bir sürü laf-ı güzaf, gıybet, dedikodu dolaşır gider. İşte zamanımız, çoktanberi terbiye-i İslamiyenin de noksaniyetinden böyle adamlarla doludur.

    Biz bu çalışmamızda merhum Abdülhamid Han ile Bediüzzaman Hazretlerinin münasebetleri hakkında insaf ehline bir bilgi ve kanaat vermek istedik. İkisinin de hayatları İslam dininin yücelmesi için çalışmakla geçen bu zatlar hakkında bizlere teşekkürlerden, minnetdarlıklardan başka ne düşer?

    Bediüzzaman Hazretleri İslâmiyet açısından ehemmiyetli asır “onüçüncü asrın ahiri” diye 1840 ile 1884 yılları arası onüçüncü asrın sonudur. “Ondördüncü asrın evveli” de 1885 ila 1945 li yıllardır.

    Asrın âhiri Tanzimat ve batılılaşma, adliyelere Avrupa kanunlarının girmesi gibi olaylardan sonra tâ Abdülhamide kadar, Abdülaziz Han’ın devridir. Merhum Abdülaziz ve Abdülhamid Osmanlıyı dağıtmak ve İslâm nurunu söndürmek isteyen Avrupaya direnerek onların hücumlarını püskürtmüşlerdir. Abdülaziz devresinden sonra Abdülhamid devresi gelmektedir.
    İşte bu senelerin önemli bir kısmında Abdülhamid Han iktidardadır. 1876 ila 1909 yıllarındaki devresine Kur’anın ayeti işaret ettiğini Said Nursi Hazretleri haber vermektedir. Şöyle ki:

    “Âlem-i İslâm için en dehşetli asır altıncı asır ile Hülâgu fitnesi ve onüçüncü asrın âhiri ve ondördüncü asır ile harb-i umumî fitneleri ve neticeleri olduğu münasebetiyle bu cümle makam-ı ebcediyle altıncı asra ve evvelki cümle gibi اَلْعَزِيزِ الْحَمِيدِ kelimeleri ile bu asra, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid devirlerine îma eder.” (Şualar sh: 721)

    31 MART HADİSESİ VE ABDÜLHAMİD DEVRİNİN SONA ERMESİ
    Meşhur 31 Mart hadisesinde tevkif edilerek idam talebiyle verildiği Divan-ı Harp Mahkemesinde; hızla gelişen olaylar karşısında müsbet manada ne kadar gayret ettiğini anlatır. Şeriata, hürriyete, adalete yapılan çalışmalarını anlatır bu hizmetler ceza mı gerektiriyor diye sorar. Abdülhamidle münasebetini anlatırken ona yazdıklarını anlatır.

    Merhum Sultan Abdülhamid’e hitaben ikazkâr nasihatlerini havî açık mektup şeklinde makaleler neşrederek, bir müsalâhaya davet mes’elesidir.

    Şöyle ki: İttihad ve Terakkicilerin icraat başına kısmen geçmeleriyle, Padişah Abdülhamid’in eski yetki ve fermanları tamamen elinden ‑anayasaları mucibince‑ alınmış gibi bir nevi’ muattal vaz’iyette durdurulduğu bir zamanda, Bediüzzaman Hazretleri onunla hem musalâha etmek, hem de onu hilâfet makamında kaim etmek için, çare olarak ona ba’zı hizmet yollarını ve metodlarını bildiren açık mektup neşrettiğini ifade eder.

    Bedüzzaman Hazretlerinin son on yıldan fazla devamlı yanında olan hizmetkârlarından ve talebelerinden olan Mustafa Sungur ağabeyin naklettiği bir hatıra var ki, Said Nursi Hazretlerinin Sultan Abdülhamidle alakalı görüşü ve kanatine en kuvvetli delillerdendir. Şöyle ki:

    “Üstâdımızdan hem işitmişiz, hem halinden anlamışız ki: Ecnebilerin şiddetli desise ve kuvvetlerine karşı gösterdiği sebat ve metanet, hususan âlem–i İslâmın kısm–ı azamının halifesi olmak; Hem biçare vilâyat–ı şarkiye’nin bedevi aşairini “Hamidiye” alayları ile en yüksek bir derece–i askeriye ve medeniyeye onları sevk etmesi.. ve Hamidiye camiinde her cuma günü bulunması ve şeair-i İslâmiye’yi elden geldiği kadar müraat etmesi.. ve daima yıldız dairesinde ma’nevî Üstâd kabul ettiği bir şeyhi var olduğu gibi; çok hasenatı için Üstâdımız bütün hayatında onu Padişahlar içinde bir nevi velî hükmüne geçtiğini kanaat etmiştir.”

    “Yine Mustafa Sungur nakletti: Bir gün Üstâdımız merhum Sultan Abdülhamid hakkında demişti ki: “Sultan Abdülhamid velidir. Ben onu hususi dualarım içine almışım. Her sabah; “Ya Rabbi sen Sultan Abdülhamid Han ve Sultan Vahidüddin ve Hanedan–ı Osmaniye’den râzı ol!” diye dualarımda yadederim” demişlerdi.” (Mufassal Tarihçe-I Hayatı sh: 326)

    Buradan sonraki kısım da merhum Abdülkadir Badıllı ağabeyin yazmış olduğu “Ateşli Şahaplar” kitabından telhisen alınmıştır. Bediüzzaman Abdülhamid münasebetlerinde en yetkili şahsiyettir. Mezkür kitabın ilgili kısmı şöyeldir:

    1- Bediüzzaman Hazretleri II. Meşrutiyetin ilanın­dan evvel, merhum Sultan II. Abdülhamid hakkında herhangi bir hakaretli yazıyı yazmamış, bir nutuk irad etmemiş, bir konferans vermemiştir.

    2- Meşrutiyetin ilanından 1,5 ay kadar evvel sevk edildiği Emraz-ı Akliye Hastanesi Baştabibi ile yaptığı muhaveresinden ve daha sonra alındığı nezarethanede Zaptiye Nazırı ile yaptığı karşılıklı münakaşalı konuş­masından başka II. Meşrutiyetin ilanından evvel hiçbir konuşması varid olmuş değildir.

    3- Bediüzzaman Hazretlerinin konferansları, nu­tukları, gazetelerde yayınlanan yazıları, ancak II. Meş­rutiyetin ilanından yani Temmuz 1908 den sonra vaki olmuştur.

    4- Bediüzzamanın tımarhaneye sevk hadisesi, mabeyndeki beceriksiz ve içlerinde mason bazı paşaların tertipleriyle olmuştur. Bu da padişahla gö­rüşme talebinin -yine o beceriksiz paşaların engelle­meleri yüzünden- inkıta’a uğraması neticesinde; maksad ve gayesini dile getiren bir dilekçeyi mabeyne- bıraktıktan sonra, Fatih Maltada bulunan Şekerci Ha­nındaki odasının kapısına astığı garip levha ve ilim âlemini lerzeye getiren acib ilan üzerine; vicdansız bir­kaç doktor ayarlanarak alı­nan rapor üzerine vaki ol­muştur.

    5- Bediüzzaman Hazretleri, merhum Sultan Abdülhamid’in ve paşalarının icraatları hakkında ve müsbete çağıran ve menfi olarak ne demiş, ne yazmış, ne konuşmuşsa, bila-istisna hepsi ve tamamı mahfuz­dur, yazılıdır, kitaplaştırılmıştır. Dolayısıyla onun bu merhaledeki hayatı şunun bunun hurafeli, efsaneli, uy­durmalarına ihtiyacı kalmamıştır. Ayan beyandır.

    7- Bediüzzaman Hazretleri II. Meşrutiyet dönemi ve 1.Cihan Harbine ve sonrasına kadar hayatında yazdığı ve söylediği hiçbir yazı ve sözlerinden pişman olmuş değildir. Çünkü adı geçen o makale ve kitaplarını 1950’den sonra da yeniden ele almış, neşrettirmiştir. Zira onların tamamı tarihi gerçeklerdir. O günlerin ce­reyan eden olaylarının en berrak aynaları ve müstakim kıstaslarıdır.

    8- Sözde tarihçi, ilimden, tarihten yoksun te’viller ve aşağılayıcı fasid yorumlarıla ileri sürülen; Sultan Mehmed Reşad tarafından Van’da kurul­ması düşünü­len Medrset-üz Zehra Üniversitesinin inşaasına tahsis edilen 19 bin altından bin altın resmî devlet tahsisi ol­duğu için, Bediüzzamanın cebine değil, Van Valiliğinin emrine verilmiştir. Ve bu bin altınla Van Erdemit mevkiinde kurulmasına karar verilmiş olan Medreset-üz Zehra Üniversitesinin temeline har­canmıştır.

    9- Bediüzzaman Hazretleri Van Valiliğine tevdi’ edilen bin altın lira paradan tek bir kuruşunu dahi şahsına sarf etmemiştir.

    10- Bediüzzaman Hazretleri sekerat halinde iken Urfa’ya doğru yaptığı vefat yolculuğu seferinde hiçbir yere uğramayıp durmadan 25 saat süren Isparta–Urfa yolcu­luğu şöyle cereyan etmiş ve gerçekleşmiştir:

    18 Mart 1960 Cuma günü Ramazan-ı şerifin’de 20. gününde Isparta’dan Emirdağ’ına gitmiştir. Burada Hazret-i Üstad çok hasta, o akşam orada kalıyor, sa­bahleyin Emirdağlı talebeleriyle vedalaşıyor (19.Mart 1960 cumartesi) ve Isparta’ya hareket ediyor. O akşam Ramazanın 21. gecesi, Isparta’da geçireceği son gecesi. O gece defalarca: “Hazırlanın yarın Urfa’ya gideceğiz” diyor. Sabahleyin (20 Mart 1960 Pazar günü) sabah 09’da Isparta’dan, Urfa’ya hareket ediliyor. Hiçbir yerde durmaksızın 21 Mart 1960 pazartesi günü saat 10.00 da (Ramazan-ı Şerifin 23. günü) Urfa’ya ulaşılı­yor. Buna göre, Ankara’ya uğradı, Sultan Abdülhamid’in kız torunundan dedesi namına helallık diledi gibi bir hareketin aslı-faslı olmadığı ortada.

    Netice: İleride izahlıca kaydedeceğimiz gibi; şu eğri ve hakikatsiz iddiaların hilafına;

    Cemal Kutay “Bediüzzaman, Şeyhül İslam Cemaleddin Efendioğlu ile birlikte Sultan Abdülhamidle görüştüklerinde onun bazı icraatlarını tenkid ettiği için akıl hastanesine gönderildi” demiş.

    Türkeli Dergisi ise: Bediüzzaman, Sultan Abdülhamidin faytonu arkasına bağlı dilek kutusuna görüşme talebini attıktan sonra onu sultan huzuruna celbettirmiş, talebini sormuş. O da Doğuda Kürtçe okutan mektepler açmak için maddi finansman istediği için, tımarhaneye gön­dermiştir.

    Kadir Mısıroğlu ise: Hançerini belinden çıkartmadığı için, Bediüzzzamanı huzuruna almadığı gibi tımarhaneye göndermiş demişler di­yor. Bu üç rivayetin de aslı yoktur.

    KADİR MISIR OĞLU’NUN KİTABINDA
    1- Kadir Mısıroğlu -bilindiği üzere- yazdığı kitapla­rın da bir Osmanlı milliyetçisi, özellikle merhum Sul­tan Hamidci gözükmektedir. Onun bu vasıf ve hali bir noktadan takdire şayandır. “Bir mazlum Padişah Sul­tan II. Abdülhamid” isimli bir kitabı çıkmış. Bu kitap tahmin ediyorum Sultan Abdülhamid Hazretleri­nin şahsiyet ve icraatının haklılığını anlatmaktadır. Kita­bın mantık, sağlam sened ve dürüst bilgilerin te­razi ve süzgecinden geçirilip geçirilmediğini ben şahsen bak­madığım için bilmiyorum.

    Fakat bu kitabın baş ta­rafla­rında 22 ve 23. sayfalarının haşiyelerinde dercedilmiş olan son derece fahiş hatalı ve gerçekle asla alâkası ol­mayan -iki şahıstan aktarıldığını söylediği- iki yalanlı rivayet var. Bu iki yalan rivayet Bediüzzaman Hazretlerinin şahsi­yet ve fikriyatıyla alâkadar olup aşağılayıcı nitelikte­dir.

    Biz bu rivayet ve rivayetçilerin tahliline geçmeden evvel, şu gerçeği yada getirmek isteriz ki; Merhum Sul­tan II. Abdülhamid Han Hazretleri Osmanlı ülkesinin şefkatli ve dindar padişahı olduğu gibi; İslam âleminin de dini halifesi ve bayrağı idi. İs­lam âlemi Osmanlı pa­dişahlarına hep bu nazarla bakmışlardır.

    Lakin bu­nunla beraber, Sultan’ın Yıldız Sarayında adeta icraat kabinesi gibi çalışan ve icraatları Sultana malolan oniki paşa hakkında “hiçbir ha­taları, siyasî ve idarî hiçbir yan­lışları yoktu” demek insafla, tarihi hakikatlerle bağdaşmaz.

    Evet, merhum -cennet mekân- Sultan Abdülhamid Han Hazretleri, mübarek şahsiyeti itibariyle şefkatli, merhametli ve hayırhah bir padişah idi. Lakin Hazret-i Osman bin Affan (R.A.) ki halife-i Resulullah idi. Ama icraatında ve siyasî işlerinde Mervan bin el Hakem gibi kimselere iş ve vazife verdiği için, bazı yanlışlıkları meydana geldiği gibi, Sultan Abdülhamidin de icraat kabinesi 12 paşalarının elleriyle bazı hatalar meydana geldi. Neticede Sultan Abdülhamid Han da II. Meşruti­yeti uygun buldu ve kabul etti. İsteseydi kabul etmeye­bilirdi. Yani karşı koyarak elindeki kuvvetle muhalifle­rini kanlı bir şekilde bastırabilirdi. Fakat o şefkatli pa­dişah onu yapmadı. Kan dökülmeden kabul etti. Buna göre, II. Meşrutiyetin ilanından evvel, hürriyet ve meş­rutiyeti isteme yolunda Sultan Hamidin icraatını eleş­tirenlerin çoğu taşrada idiler. Bu eleştiricilerin içinde pek mühim şahsiyetler ve büyük fikir adamları da bu­lunuyordu. Ama İstanbul’da ve Anadolu’da, aleyhte konferans ve miting gibi şeylerin yapılması kesinlikle mümkün değildi. Konferanslar, mitingler ve gazete ya­zıları ancak 24 Temmuz 1908 de II. Meşrutiyetin ila­nından sonra içerde de baş gösterdi.

    RİVAYET EDİLEN ŞAHISLAR
    II.Abdülhamid ve Bediüzzaman hazretleri münasebetleri hakkında kitap yazan şahıs, rivayetlerini iki şahsa dayandırıyor -ki, bu şahıslar hayatta değiller ve bu sözde ve delilsiz nakil ve rivayetlerini- hiçbir yerde kaydetmemişler ve anlatmamışlardır. İlim ehli olan evlatları dahi reddediyor. Yazar güya bunları esas ala­rak; Bediüzzamanın Meşrutiyet dönemindeki haya­tıyla il­gili pek çok şahsiyetlerin ifadelerini ve o gün­lerde kay­dedilmiş yazılı belge ve beyanlarını bir çır­pıda hiçe saymak girişiminde bulunarak, aslı-faslı ol­mayan bir şeyler yazıyor. Bu makamda bir ha­dis-i şerif hatı­rıma geldi mealen; “Kişinin günaha gir­mesine yol aç­masına her işittiğini alıp nakletmesi ona yeterlidir.”

    Bu iddialara dayanak gösterdikleri, isimleri yazılan ve şimdi vefat etmiş şahıslardan birincisi:

    Celalettin Ökten

    İmam Hatip okullarının kuruluş safhasında gayretli çalışmalarıyla bilinen bu zata dayandırılan iddialardan birisi:

    “II. Meşrutiyetin arefesinde İstanbul’a gelen Said Nursî merhum, o zaman Dar-ül Fünuna tahsis edilmiş olan Zeynep Kamil Konağında bir konferans vermiş. Bu konferansta Sultan II. Abdülhamidin hakkında ileri geri söz­ler söylemiş. Güya demiş ki: “Sultan tek başına koca bir sarayı işgal ediyor, çıksın oradan, orayı ben mektep yapacağım…” demiş.

    Yazarın şahsi, indi yorumlarına göre güya; “Bediüzzaman bu ve ben­zeri sözleri yüzünden tımarhaneye sevk edilmiş.”

    Yine yanlış yorumlara göre: “Bundan sonra Mabeyne gelmiş, Padişahla gö­rüşmek istemişse de, belindeki hançerini -ısrar­lara rağmen- çı­karmadığı için görüşme vaki’ olamamıştır.”

    Nakledilen rivaye­tin diğer bölümlerine sonra bakmak üzere, şimdi bura­daki şu rivayetin kesinlikle hiçbir ilmi gerçeğe dayanmadığını, hem Bediüzzamanın ifadeleriyle, hem de hadisenin içinde bulunarak yaşamış zatların beyanlarıyla ispatlı­dır.

    Celalettin Ökten isimli zat, muhterem bir zât olup İmam Hatiplerin okullarının yaygınlaşmasına emeği geçenlerdendir. Kendisi 1961 yılında vefat etmiştir. Yani elli sene önce vefat etmiş. Bizim kısa bir araş­tırma sonucu elde ettiğimiz bilgiye göre, gerek en yakın aile çevresinden ve gerek manevi olarak ken­disini en yakın tanıyanlardan hiçbir kimse, böyle bir söz duy­mamışlar ve nakletmemişlerdir. Birinci derecede yakınına bizzat sormamız neticesinde şöyle demiştir:

    “Biz aile büyüğümüz ve babamız Celalettin hocadan Bediüzzaman Said Nursi Hakkında hiçbir zaman ne böyle bir söz ve ne de buna benzer menfi sözler duymadık. Bunun dışında babamızla alakalı nakil yapanlara itibar etmeyiniz. Biz onlarla muhatap olmak istemiyoruz” demişlerdir.

    İkinci şahıs ise;

    Prof. Dr. Os­man Turan, Sultan Abdülhamidin kız torunuyla evli olduğu için acaba bir duyduğu bir şey var mıdır diye araştırdık.

    Deniyor ki:

    “Meşrutiyetin arefesinde İstanbul’a gelen Said-i Nursi” diye söylenmiş?..

    Bir şeyin arefesi -malum olduğu üzere- hemen az evvelisi demektir. Oysaki Bediüzzaman Hazretleri İs­tanbul’a meşrutiyetten 6–7 ay önce gelmiştir ki Medreset-üz Zehra üniversitesini kurmak gaye ve niye­tiyle doğrudan padişah II. Abdülhamidle görüşerek, bu muazzam mesele hususundaki niyetini arz etsin. Tâ ki, padişah bu hususta mutasavver üniversitenin kıymet ve yararlığını dinlesin de, onun maddi finansmanını ta­ahhüt eylesin. İşte bu niyetle Bediüzzaman Hazretleri memleketten İstanbul seferine çıkmadan evvel, eski Van valisi, o günün Bitlis valisi olan İşkodralı Tahir Paşanın tavsiyelerini de almak üzere yanına uğramış. Paşa da Sultana hitaben Bediüzzamanın yüksek mezi­yetlerini anlatan bir mektup yazarak, Bediüzzamana vermiştir. Mektup 3 Teşrin-i Sani 1323 tarihlidir. (Tahir Paşanın mühürlü mektubu, Mufassal Tarihçe-i Hayat eserimiz 1.cilt, sh.168’dedir.) Bu tarih, miladi karşılığı 16 Kasım 1907’ dir. Aynı ta­rihte yola çıkmışsa, herhalde, en erken Aralık ayı ba­şında İs­tanbul’a ulaşmış olmalıdır. Demek ki o, meşru­tiyetten 7,5 ay evvel gelmiş demektir. Yani meşrutiye­tin arefesi diye bir şey söz konusu değildir.

    Başka bir iddia:

    “…O zaman Dar-ül Fünuna tahsis edilmiş olan Zeynep Kamil Konağında bir konferans vermiş. Bu konferansta Sultan II. Abdülhamid hakkında ileri-geri sözler söylemiş: “Sultan tek başına koca bir sarayı işgal edi­yor, çıksın oradan. Orayı ben mektep yapacağım” de­miş.”

    Bu ifadeler, serapa hayal mahsulü olduğu aşikardır. Çünkü evvela II. Meşrutiyetin ilanından ev­vel konferans, miting ve gazetede aleyhte yazı yazmak -taşralarda ve Avrupada mümkün iken-İstanbul’da ke­sinlikle imkân dışı idi. Bu yüzden Bediüzzamanın gaye ve hedefi haricinde olan öylesi bir konferansa, İstan­bul’a gelir gelmez girişmesi asla ne vaki olmuş ne de imkân elvermiştir.

    Evet, bütün tarihi bilgiler ve belgeler diyorlar ki: Bediüzzaman Hazretleri İstanbul’a gelir, gelmez iki ay müddetle Sultan Abdülhamidin paşalarından şuray-ı devlet üyesi doğu kökenli Ahmet Muhtar Paşanın evinde kalmıştır. Bu müddet zarfında gaye ve hedefi olan Sultan Abdülhamidle görüşerek İstanbul’a geliş gayesini ona arzetmek ve böylece hedefine ulaşmak ça­bası içinde olmuştur. Fakat ne yaptıysa, padişahın et­rafını sarmış olan mabeyndeki paşaların engelini aşa­madı. Paşalar -o gün ki deyimle hamal kıyafetli- had­dini aşan birisinin öylesi büyük işlerle meşgul olmasını uzak gördüler. Bediüzzamanla bu mabeyin paşaların arasında şiddetli münakaşalar oldu. Bir kaç gün son­rada, Şişli’de Vanlı zengin bir adamın evinde aynı pa­şalarla aynı mevzu’ ile alakalı ikinci bir münakaşa oldu. Fakat netice değişmedi. Ve artık Padişahla gö­rüşme ümidi kesildi.

    Bunun üzerine Bediüzzaman İstanbul’a geliş gaye­sini dile getiren bir dilekçeyi Padişaha arz edilmek üzere yazdırıp Mabeyn-i Hümayuna tevdi’ eyledi. Bu dilekçenin metni bilahere bazı gazetelerde yayınladığı gibi, Envar Neşriyat Âsar-ı Bediiye kitabı sh: 481’de de kayıtlıdır.

    İşte yazdığımız bütün bu tarihi bilgiler hem Bediüzzamanın kendi ifadeleriyle hem diğer tarihçile­rin beyanlarıyla sabittir. İsterseniz buyurun Latince baskılı Asar-ı Bediiyedeki Üstadın ifadeleri için bakı­nız: 402.431.481.486 ve Mufassal Tarihçe-i Hayatta Üstadın ifadesi; 1. cilt, sh.179

    Diğer bilgiler için, Mufassal Tarihçe-i Hayat 2. Baskı; 1. cilt, sh 170,171,172,177,178,180 ve dahası..

    Ve yine Celalettin Öktene isnad edilen söze göre güya Bediüzzaman Hazretleri demiş:

    3- “…Sultan tek başına koca bir sarayı işgal ediyor, Çıksın oradan. Orayı ben mektep yapaca­ğım.. Bu ve benzeri sözleri yüzünden tımarha­neye sevkedilmiş…”

    Cevap: Bediüzzaman Hazretlerinin üslüp ve ifade tar­zıyla uzaktan yakından alâkası görülmeyen bu batıl ve yanlışlarla alude sözlerin hakikat zemininde hiçbir değeri ve gerçekle hiçbir ilgisi olmadığı az üstte ispatı yapılmıştır.

    Bediüzzaman Hazretleri gibi bir şahsiyet bir İslam Halifesine hiç böyle sözler sarf eder mi? Bütün hayatı, üslubu, ifade tarzı az çok eserlerini okuyanlarca malumdur. Bu uydurma ifade her haliyle bağırıyor ki: “ben Said-i Nursi’nin sözü değilim.”

    Bediüzzaman Hazretlerinin merhum Sultan II. Hamidin hakkında, hele onun zat-ı şahsiyeti hakkında hiçbir zaman ne ileri, ne de geri konuşmuş­tur. Hele II. Meşrutiyetin ilanından önce hiçbir şey konuşmamıştır.

    Bediüzzamanın bütün nutukları, kon­feransları ve makaleleri ancak II. Meşrutiyetin ilanın­dan sonra olmuştur. Ve bütün bunlar tarihli, rakamlı­dır. Ve hepsi de zabtetdilmiş, kaydedilmişlerdir. 7 adet konferanslardaki nutukları ve 21 adet yazı ve makale­leri Âsar-ı Bediiye kitabında neşredilmiştir.

    Bu nutuk ve makalelerin ve Divan-ı Harb-i Örfi ve Said-i Kürdî eserinin hiç birisinde merhum Sultan II. Abdülhamid Hanın zat-ı şahsiyetine karşı (diğer bazı zatların hü­cumları tarzında) hakaret içeren hiçbir nokta yoktur. Ama nasihatları vardır, irşadkâr çıkış yolları göster­meleri vardır. Öbür yanda mabeyn paşalarının elle­riyle yapılmış olan hatalı, eğri icraatlarını tenkit etme de vardır. Hz. Üstad az üstte nitelik ve sayılarını ver­diğimiz mezkür nutuk ve makalelerinde hiçbir tanesi için pişmanlık duyma diye bir şey söz konusu değildir ve öyle bir şey olmamıştır. Çünkü bunların tamamını 1950 den sonra, ufak- tefek bazı düzeltmelerle yeniden neşrettirmişlerdir.

    Buna göre, Bediüzzamanın müsbet-menfi bütün dedikleri mezkür nutuk ve makalelerin içindedir. Bunların dışında olan –kimden olursa olsun– aykırı nakil ve rivayetler laf u güzaftan ibaret olup hiçbir değer taşımamaktadır ve itibarsızdırlar.

    İşte haricî laf u güzafların aykırı çirkin örneğini gözler önüne sermek üzere, ri­vayeti ele alıyoruz.. Ba­kınız, rivayet diyor ki: -sözde- Bediüzzaman demiş: “…Sultan tek başına bir sarayı işğal ediyor. Çıksın oradan .Orayı ben mektep yapaca­ğım…”

    Acaba Hz. Bediüzzaman bunu böyle mi demiş? Aslı nasıldır.?. Ne zaman demiştir?..

    Hemen kaydedelim ki, Hz. Üstadın padişaha karşı gazetede yayınlanan nasihati, II. Meşrutiyetin ilanın­dan dokuz ay sonra, padişah henüz tahtından in­memişken, 23 Mart 1909’da gazetelerde yayınlanan “Dağ meyvesi acı da olsa deva’dır” makalesinin “Hila­fete dair bir rü’yadır” bölümünde yer almıştır. Ve asıl metni de şöyledir:

    “Alem-ı menamda padişahı gördüm. Dedim: “Zekat-ül ömrü Ömer-i Sani (Ömer-i Sani, Abdülaziz-i Emevidir ki; ona adalet ve hakkaniyette Hz. Ömere benzediği için o lakap verilmiştir.) mesleğinde sarfet! Tâ ki meşrutiyet riyasetine lazım ve biatın ma­nası olan teveccüh-ü umumiyeyi kazanasın.

    Padişah dedi: Ben onun yolunda gideyim, sizde ol zaman ehlini taklid edebiliyor musu­nuz?.. Birde sizde onlardaki kuvvet-i İslamiyet ve safvet ve ahlak!..

    Ben dedim: Bizdeki tenbih-i efkar-ı umumi ve tekmil-i mebadi ve vesait ve ihata-i medeniyet, o noktaların yerini tutmakla; hem o noktaları is­tihsal, hem de netice-i matlup olan terakkiyi in­taç ede biliyoruz. Düvel-i ecnebiyenin adaleti bunu ispat eder.

    O dedi nasıl yapacağım?…

    Dedim: İstibdad kalb-i memalik olan İstan­bul’da kan bırakmadığından hüsn-ü niyeti gös­ter.. Pür-şefkat ile meşrutiyeti kansız kabul etti­ğin gibi, menfur olmuş yıldızı mahbub-u kulub etmek için, eski zebaniler yerine (Padişah adına zulüm ve istaibdad yapan yıldızdaki paşalar muraddır. -A.Kadir Badıllı-) melaike-i rahmet gibi muhakki­kin-i ulemayı doldurmak ve Yıldız’ı Dar-ül Fünun gibi yapmak ve ulum-u İslamiyeyi ihya etmek ve Meşihat-ı İslamiyeyi ve hilafeti mevki-i hakiki­sine isad etmekle, yıldızı Süreyya kadar i’la et ! Ta ki hanedan-ı Osmanî ol burc-u hilafette pertav- nisar-ı adalet olabilsin… Mademki imam­sın …] (Âsar-ı Bediyye sh: 514)

    İşte Bediüzzamanın dedikleri bunlar. Asıl metni de bu…

    Bediüzzaman Hazretleri, merhum Sultan Abdülhamidin bir kısım paşaları eliyle icra edilen is­tibdadı şiddetle tenkit ettiği gibi, Onun padişahlık ve halifeliğinin korunması, devamı için elinden ne gel­miş, dili ne kadar dönmüşse söylemiştir. İşte örnekleri:

    Örnek: 24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyetin ila­nının üçüncü gününde İstanbul’da tertiplenen nümayiş mitinginde nutuk şeklinde okuduğu ve bir hafta sonra da Selanik’te aynısı irad edilen “Hürriyete Hitap” nut­kunda, zulüm ve istibdadı tenkid, hürriyet ve meş­ruti­yeti istihsan edici beyanlarından sonra, aynı hita­benin sonunda:
    “Yaşasın yaraları tedavi etmek fik­rinde olan Halife-i peygamber!…” diyerek Sultan Abdülhamidi tezkiye ve vikaye eyler. (Bu nutuk bilahere Misbah gazetesi 19 Eylül 1324 ve 26 Eylül 1324 de (Yani Ekim 1908 de) neşredildi. İki sene sonra da, kütüphane-i içtihad sahibi Ahmed Ramiz ta­rafın­dan bu nutukla beraber Üstadın sair nutukları bir ki­tap şeklinde ve “Nutuk” ismi altında yayınlandı.

    Örnek: Adı geçen nutuklardan altıncısında: “Mahasıl efendimiz (Yani Padişah Abdülhamid Han) o kadar haşmetli ağalık kürkünü milletine bağış­ladı. Siz de (Yani doğudaki aşiret ağaları) o eski ve köhnelenmiş ağalık abasını bir hulle-i adalete tebdil ediniz!” demek suretiyle, Sultan Abdülhamidin büyük meziyetini dile getirmiştir.
    Örnek: 31 Mart 1909 hadisesinden sonra, İstanbulda üç noktada kurulan Divan-ı Harb-i Örfi Mahkemesinde, Bediüzzamanın merdane müdafa­alarının cinayetler bölümünün “yarı cinayet” diye ni­telendirdiği kısımda şöyle demektedir. “… Daire-i İslamın merkezi ve rabıtası olan nokta-i hilafeti elinden kaçırmamak fikriyle ve sultan-ı sa­bık kabul-u nasihata istihkak kesbetmiş zan­nıyla; ve “aslah tarik musalahadır” mülahaza­sıyla; şimdiki en çok ağraz ve infialata mebde’ ve tohum olan suret-ı garazı daha ahsen suretle düşündüğümden, sultan-ı sabıka ceride lisanıyla söyledim ki: “Münhasıf yıldızı Dar-ül fünun et, tâ Süreyya kadar i’la olsun.. Ve oraya seyyahlar ve eski zebaniler yerine, melaike-i rahmet yerleştir, tâ cennet gibi olsun.. Ve yıldızdaki milletin serve­tini, milletin baş hastalığı olan cehaleti için mil­lete iade et ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimad et!.. Zira senin idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra ahireti düşün­mek lazım. Dünya seni terk etmeden sen dünyayı terk et. Zekat-ül ömrü, Ömer-i Sani yolunda sarfeyle!..
    …Ben ki bir gedayım padişaha nasihat ettim. Demek yarı cinayet ettim.” (Asar-ı Bediiye sh. 415)

    İşte şeksiz belgelerle görüldüğü üzere, Bediüzzzaman Hazretlerinin asıl metin ifadelerinde merhum Sultan Abdülhamid Han hakkında, hiç bir şahsi hakaret ve aşağılama yoktur. Bilakis onun halifelik ünvanını mukaddes sayarak hıfz ve devamını istemiştir.

    Nite­kim Üstadın Divan-ı Harb-i Örfi müdafaatının bir başka bölümünde 31 Mart olayının çıkmasının sebep­lerinden birisinin: “Sultan-ı maz­lumu sükut-u müsammemden kurtarmaktı.” Yani: Padişah Abdülhamidi sağırca susturmaktan kurtar­maktı. (Asar-ı Bediiye sh.418)

    Aynı müdafaatının başka bir yerinde : “…İstibdatlar sultan-ı mahlu’a isnad edildiği halde, onun zaptiye nazırı ile bana verdiği maaş ve ihsan denilen rüşvet ve hakk-ı sükutu kabul etmedim. Aklım feda ettim, hürriyetimi terk et­medim. O şefkatli sultana boyun eğmedim …” (Asar-ı Bediiye sh.414)

    İşte bu yazılı metinlerdeki ifade ve beyanların ışı­ğında ve Bediüzzamanın kardeşi Molla Abdülmecidin kendi eliyle hatıra defterinde yazdığına ve yeğeni Abdurrahmanın yazdığı tarihçeye istinaden, katiyetle hükümederiz ki; meşrutiyetten evvel ve sonraki 1. Devre İstanbul hayat merhalesi şöyle cereyan etmiş­tir:

    BEDİÜZZAMAN’IN İLK İSTANBUL HAYATI 1907-1910)
    1907 Aralık başlarında, Van’da kurmak istediği Medreset-üz Zehra Üniversitesini kurma ve te’sis mas­raflarını ve maddi finansmanını Padişahtan talep etme tasavvuruyla İstanbul’a geldi. Her şeyden evvel Padişahla görüşme yollarını aradı. 2.5 ay kadar onunla meşgul oldu. Ne ettiyse mabeyndeki bazı mason paşa­ların engelini aşamadı. Nihayet, İstanbul’a geliş se­beplerini ve gayesinin mahiyet ve hedefini anlatan bir dilekçe yazdırarak mabeyne bıraktı.

    Sonra, Fatih sem­tinde bulunan Şekerci Hanında bir oda bularak, oda­nın kapısına son derece acaib ve garip olan şöyle bir levha astı: “Burada her suale cevap verilir, her müşkil hallaedilir. Ama hiç kimseye sual sorul­maz.” Bu fevkalade acib ve garip ilan üzerine iki ayda mütemadiyen her sınıf ilim erbabından grup-grup insanlar geldiler, sualler tevcih eylediler. Herkesin su­allerinin tam ve doğru olarak verilip, memnun ve mutmain ayrılıyorlardı. Tabii haliyle, bu hadise yıldı­rım hızıyla İstanbul’a yayıldı. Bu vaziyet hiç şüphesiz ki Bediüzzamanı kale almıyan mabeyn paşalarına bü­yük tedirginlik verdi.. Bediüzzamandan kurtulmak yollarını aradılar. Sonunda, böyle her şeyi bilen bir kişi deli olmalıdır diyerek, Ermeni ve Rum ağırlıklı birkaç doktordan sahte bir rapor hazırlatılmasını sağladılar. O rapora dayanarak Bediüzzamanı Toptaşı Akıl Hastanesine sevk ettiler. Ama “yalancının, sahte­karın mumu yatsıya kadar yanar” darb-ı meseli tar­zında, oyunları tutmadı, Yalan ve sahtekarlıkları mey­dana çıktı.. Çünkü birkaç gün sonra hastanenin Baş­tabibi bizzat Bediüzzamanı konuşturarak muayene etti. Ve sonunda şöyle bir rapor yazıp mabeyin paşala­rına gönderdi. Dedi ki: “Eğer Bediüzzamanda zerre kadar cünunluk varsa, dünyada hiçbir akıllı in­san yoktur.”

    Baştabibin bu raporu üzerine mabeyine telaşa düştü. Hemen çar-çabuk Bediüzzazmanı oradan alıp, getirip nezarethaneye koydular. Burada Hazret-i Üsta­dın ne kadar kaldığı kesin olarak belli olmamakla be­raber, bir ay kadar kaldığı tahmin edilmektedir. Neza­rethanede iken, Zaptiye Nazırı Şefik Paşayı Üstada gönderdiler.

    Şefik Paşa: “Padişah sana selam söylemiş. Şu 30 altunu ihsan-ı şahane olarak, her ayda da 10 altun maaş bağlamış. İleride bu maaşı yirmi-otuz altun yapacakmış” şeklinde Bediüzzamana teklif ge­tirmiş.

    Bediüzzaman ise: “Ben maaş dilencisi değilim. 1000 lira da olsa kabul edemem” diyerek teklifi red etmiştir.

    Hz. Üstadın gerek tımarhane Baştabibiyle yaptığı muhaverenin, gerekse nezarethanede iken, yanına ge­len Şefik Paşa ile karşılıklı konuşmalarının onun kendi ifadesi ile olan uzun metinleri, “İki Mekteb-i Musibe­tin Şehadetnamesi” eserinde o zamanlar yayınlanmış olduğu gibi, şimdi ise, Latince baskılı Âsar-ı Bediiye ki­tabı 443 sahifelerinde mevcuttur.

    Demek ki; iddiacının iddiasına göre: “Sultan tek başına koca bir sarayı işgal ediyor, çıksın oradan, orayı ben mektep yapacağım.” Bu ve benzeri söz­leri yüzünden tımarhaneye sevk edilmiş…” ve yine iddiacının zımnen buğuzlu yorumuna göre: “Tı­marhaneden çıktıktan sonra gelmiş, padişahla görüş­mek istemiş.. fakat belindeki hançerini çıkarmaktan vazgeçmediği için, bu görüşme gerçekleşememiştir.” İlh… gibi, miş, muşların kaç paralık değerde olduğu herhalde anlaşılmıştır.

    Evet, Bediüzzaman Hazretlerinin o günleri, Tımar­hane, nezarethane derken, İkinci Meşrutiyet ilanı gelip çatmış, Bediüzzamanda artık serbest… Hazret-i Üsta­dın, meşrutiyet ilanından sonraki hayatı, ileride bu­rada yazılmayan uydurma iddiaların cevabında gerekirse yazılacaktır. Aslında Mufassal Tarihçe-i Ha­yat eserimizde, onun bu döneme ait hayatı tafsilen ve belgelerle yazılmıştır, görülebilir.

    Bu iddialar gibi ve bunlara isnaden yazı yazan sözde ilim adamı, resmi ünvanlı garazkâr şu gelen saygısız, anlayışsız, bilgisiz ve terbiye dışı, ama iftiralı ve kazf-ı muhsanatlı sözle­rini de kaydedip bir-iki cümle ile cevabını yazdıktan sonra, Celaleddin Ökten’e isnad edilen iddialarının son bölü­müne geleceğiz.

    İşte bakınız, bütün tarihçiler, o günlerde Bediüzzamanı yakından tanıyan ve gören insanlar, onun İmam Hatip Okulları öğretmeni ve müftü olan kardeşi Abdülmecid Efendi ve onun o devreye ait hayatını yazan yeğeni Abdurrahman-ı Nursi ve meşhur yazar, edip Osmanlı son devre ilim ve fikir adamı Eşref Edip Fergan gibi zatların müttefikan, tımarhane baştabibinin yazdığı raporunun sureti hakkında, az üstte kaydettiğimiz gibi veriyorlar. Kadir Mısıroğlunun kaydettikleri ise; “Doktorlar, aklında bir noksan olmadığını ve sırf görgüsüzlüğü sebebiyle yakışıksız sözler sarf et­tiğini söyleyerek onu serbest bırakmışlardır” şeklindedir. Biz şu uydurmacalı te’viller düzen, sinsi düşmanlık güden bu şahıslara ne diyelim?.. Onların ayarına inip, sokak insanları tarzında hakaretamiz sözlerle mi mukabele edelim?.. bilemiyoruz.

    Ama şunu söylemek durumundayız ki; zahiren dost, zımnen adavet saklıyan bu adamların gayesi, Sultan Abdülhamidi tezkiye ve sena etmek değil, Bediüzzaman gibi bir allame-i cihanı bir maneviyat sultanını bir müçtehid-i azamı aşağılamak, nazardan düşürmektir. Fakat acaba bunlardaki bu sinsi his, nereden kaynak­lanıyor? Bediüzzaman Hazretlerinin bir zamanlar ta­şıdığı “Kürdî” ünvanından mı?.. Evet buna bir derece işaret eden bir hadise var, ama şimdi söylemeyeceğim.

    Necip Fazıl Kısakürek merhum bir zamanlar “Bü­yük Doğu”sunda Hz. Üstadın hayatını tefrika ediyordu. Sonra bunu kitaplaştırdı. 31 Mart Divan-ı Harb-i Örfi mahkemesinden beraat aldığı kısmına geldiğinde; bü­tün tarihçilere ve Hz.Üstadın bizzat kendi ifadesine ki: “Mahkemeden berat edip çıktığında, mahkeme hey’etine teşekkür etmiyerek, İstanbul Üniversi­tesinden Sultan Ahmede kadar bağıra bağıra “ zalimler için yaşasın Cehennem!” dedi kaydı yerine, Necip Fazıl bunu kasden “Sultan Ahmede kadar kendi kendine mırıldandı” tarzında vermişti. Necib Fazıl merhum kendi şeyhinin taht-ı tesirinde idi. Onun şeyhi bir zamanlar Bediüzzamana itirazları olmuştu çünki… Necip Fazılın böyle küçümseyici davranışları ara sıra devam etmişti. Herhalde bir kıskançlık duygusu ve ırki bir rahatsızlık mevzubahistir.

    Yine Ökten hocaya isnaden Mısıroğlu diyor ki:

    “Daha sonra Sultan Reşatla görüşen Said-i Nursi, ondan (Sultan Reşattan) Van’da te’sis et­mek istediği medrese için yardım almış ve haya­tının sonuna kadar bu para ile yaşamıştır. Vefa­tında, bu altın­lardan arta kalanlar, benim Eski­şehir Askeri ceza evinden hapishane arkadaşım olan Hüsrev Altınbaşakta kalmış. O da bunları bozdurarak bu günkü “Hayrat vakfı”nı kurmuş­tur.”

    Tahmin ediyorum, bu fasid iftiralı yorum, tek ba­şına Mısıroğluna aittir. Sözün nereye gideceği düşünülmeden söylenmiştir. Hakikaten bu çok kabih, fev­kalade çirkin iftiralı yorumu yapan şahısın mesuliyeti çok büyüktür.

    Evet, o Hazret-i Bediüzzaman ki hayatında hiçbir sadakayı, hiçbir hediyeyi ve mukabelesiz hiçbir ihsanı kabul edip almamış. Hatta amcasının çorbasını bile içmemiş iken; Medreset-üz Zehra Üniversitesi için Sul­tan Muhammed Reşadın resmi devlet tahsisi olarak 19000 altun lirayı –ki bu para Kosova’da kurulması mutasavver bir üniversitenin tesisi için tahsis edilmiş iken 1912 deki Balkan harbinde Kosova istila edilince- Van’da kurulması düşünülen resmi bir üniversiteye yönlendirmişti. 1913 yazında bu paradan 1000 altun o üniversitenin temellerinin atılması masrafları için Van Valiliğinin emrine verilmişti.

    İşte bu uygulama resmi bir muamele olduğundan, dünyanın bildiği ve herkesin işittiği bu çok açık pek be­dihi hadiseyi Mısıroğlu tecahül-ü arifaneden gelerek, çirkin iftirasına alet ittihaz etmiştir. Yani; Hazret-i Bediuzzaman gitsin, Medreset-üz Zehra Üniversitesi hususunda Sultan Reşadı ikna etsin, Sultan Reşad da cihan çapındaki büyük hizmeti takdirle karşılasın ve ondokuz bin altını bütçeden ayırsın ve onun ilk ayağı olarak bin altınını Van valiliğine göndersin, sonra Bediüzzaman da gidip bu parayı alsın ve üzerine otu­rup hayatının sonuna kadar onunla geçinsin. Ne kadar sathi bir düşünce ve tesbit. Ehli hakikat der ki: böyle yazarların bu sathiliği karşısında diğer yazıları da böyleyse diye itimadı zayıflaşır. Allah ve Peygamber aleyhinde olan zındıklar hakkında, aleyhinde yazdıklarının da sıhhati zedelenir.

    Geliniz hadisenin gerçek aslının cereyan şeklini biz­zat Bediuzzamanın ifadelerinden dinleyelim: Arabi Hutbe-i Şamiyenin zeyli olan “Teşhis-ül İllet” isimli eserin başında şöyle kaydetmektedir:

    “Hürriyetin başında Sultan Reşad’ın Rumeliye seyahatı münasebetiyle Vilayat-i Şarkiye namına bende refakat ettim. Şimendiferimizde iki mek­tepli mütefennin arkadaşla bir muhasebe oldu. Benden sual ettiler ki: “Hamiyet-i diniye mi, yoksa hamiyet-i milliye mi daha kuvvetli, daha lazım?”

    Hz.Üstad trendeki o iki muallim ile yaptığı karşı­lıklı konuşmayı bilahere kaleme almış ve bir risale ya­parak, “Teşhis-ül İllet” ismiyle o günlerde hem Arapça hem Türkçesi ile bastırmıştır. Bu mühim risale Hutbe-i Şamiye eseri arkasında yayınlandığı gibi, Türkçe ve Arapçası Osmanlıca Asar-ı Bediiye kita­bında da yer almaktadır.

    Şimdi asıl mevzumuzu anlatan ifadesine geçiyoruz. Ama önce hadisenin geliş seyrini kaydedelim, şöyleki:

    28 Nisan 1911’de Şam’da Emeviye camiinde irad eyle­diği Hutbeden sonra (Hutbe-i Şamiye) Şam’dan İs­tanbul’a dönmüş ve Sultan Reşadın tahta oturuşunun 2. yılı dönümü münesabetiyle yapılan merasime Bediuzzaman da katılmıştır. Daha sonra Sultan Reşadın Rumeliye yaptığı seyahate Bediuzzamanı da yanına almıştır. Bu seyahat 6 Haziran 1911’de Barba­ros zırhlı gemisiyle İstanbul’dan Selanik’e kadar git­tikten, sonra trenle Kosova’ya doğru devam edilmiş ve 11 Haziranda Kosova’nın vilayet merkezi olan Üskübe ulaşılmıştır… Şimdi asıl mevzu olan hususa geçiyoruz:

    Hz. Üstad bilahere bu meseleyi (Medreset-üz Zehra meselesini) DP. hükümetinede anlatmak ve onları bu çok büyük hizmete sevk ve teşvik etmek üzere 20 Ağus­tos 1951’de DP. Bakanlar Kuruluna ve hususiyle Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleriye yazdığı şu mektubu yazdırmıştır:

    “Heyeti Vekileye ve Tevfik İleriye arz ediyoruz ki;

    Şark Üniversitesi hakkında çok kıymettar hizmeti­nizi Üstadımıza söyledik. O da dedi ki: “Ben hasta olmasa idim, bende o mesele için vilayet-i şarkiyeye gidecektim. Ben bütün ruh-u canımla Maarif Vekilini tebrik ediyorum.

    Hem 55 seneden beri Medresetüz-Zehra Şark Üniversitesinin tesisine çalışmak ve o üniversi­teyi biri Van’da, biri Diyarbekir’de, biri Bitlis’te üç tane, hiç olmazsa bir tane Van’da tesis etmek için Hürriyetten evvel İstanbul’a geldim. Hürri­yet çıktı o mesele geri kaldı. Sonra ittihatçılar zamanında Sultan Reşadın Rumeliye seyahatı münasebetiyle Kosovaya gittim.

    O vakit Kosavada büyük bir Darül –fününün tesisine teşebbüs edilmişti. Ben orada hem ittahatçılara ve hem Sultan Reşada dedim ki: “Şark böyle bir Darul-Fununa daha ziyade muh­taçtır. Alem-i İslamın merkezi hükmündedir…”

    O vakit bana vaad ettiler. Sonra Balkan harbi çıktı. O medrese yeri istila edildi. Bende dedim ki: “Öyle ise, o yirmi bin altın lirayı Şark Darul Funununa veriniz. Kabul ettiler…bende Van’a gittim ve bin lira ile Van gölü kenarında Artemitte temelini attıktan sonra, harb-ı umumi çıktı, tekrar geri kaldı…”

    Mektubun devamında; Rus esaretinden firar edip İstanbul’a döndüğünü İstanbul’da İngilizlerle ve menfi propagandalarıyla mücadelesinden sonra Ankara’dan defalarca çağırıldığını ve sonra Ankara’ya geldiğini ve tekrar milli mecliste Medreset-üz Zehra meselesini gündeme taşıdığını ve meclisçe kabul edilip 150.000 banknot tahsisat ayrıldığını vs. dile getirilmektedir. Bu mektubun tamamını görmek isteyenler Mufassal Marihçe-i Hayat eserimiz 2.baskı; 3.cilt sh.1992-1994’de baksınlar.

    İşte hadisenin aslı ve mahiyeti bu­dur, hakikati da bundan ibarettir. Eğer Bediuzzaman Hazretleri dünya mef­tunu, para düşkünü olmuş olsaydı merhum Sultan Abdülhamid Hanın ihsan parasını ve maaşını kabul edip alırdı. Hem yine eğer öyle olsaydı M.Kemal’in 300 banknot maaş, mebusluk, köşk gibi cazip teklifleri ka­bul eder dururdu. Hz.Bediuzzaman, Hazret-i Peygam­berin (A.S.M.) varisidir ve onun sünnet-i saniyesi yo­lundadır; hiçbir zaman dünyaya ve paraya meyletmiş değildir… Bediüzzaman hazretlerine şaibe getirecek hiç bir ithama müsade edemeyiz. Umum ümmete hayatıyla, eserleri ile malolmuş şahsiyetler hakkında konuşurken veya bir şey yazarken çok dikkatli etmek gerekir.

    Hz. Bediuzzaman Van Medrest-üz Zehrası için Sultan M. Reşaddan alınmış bin altın liradan tek kuruşunu dahi yememiştir. O bin altın liranın tamamını ve hepsini Van Valiliğinin nezareti altında Medreset-üz Zehranın temellerine harcanmıştır.

    Hz. Üstadın vefatından sonra Hüsrev Ağabeye intikal eden bu paranın kaynağı nereden? derseniz, dinleyin anlatayım. Ama bu paranın mazisi ve mesele­sinin tam anlaşılması için Hz. Üstadın geçmiş hayatı­nın bu tarafa doğru gelen seyrini tarih teleskopu ile temaşa etmek gerekmektedir.

    Evet, Hz. Bediüzzaman babası ve ağabeysinden aldığı harçlıktan gayrı hiç kimseden sadaka, he­diye, zekat ve ihsan almamıştır. Peki o halde na­sıl yaşamıştır?!..

    CEVAP: 5-6 senelik talebelik hayatında babasının ve ağabeysinin cebine koydukları küçük bazı harçlık­larla geçinmiştir. Sonra 1898 de Van Valisi ya da askerî paşası Hasan Paşanın davetiyle Van’a gitmiş. Ve he­men mahalli basit bir medrese açtırmış, daha sonra büyük bir medreseyi, Horhor Medresesini Van kalesi altında küşad eylemiştir. Evkaf dairesinden 5-10 tale­benin tayinatını (geçim masraflarını) alarak Vanda 15 sene kadar tedrisatla meşgul olmuştur. Bu 15 sene içinde, iki defa İstanbul’a gidip ikişer sene kalmaları da dahildir. Van’da evkaftan aldığı paralardan arta kalanlarla bazı şahsi masraflarınıda yapmıştır.. zaten o küçüklüğünden beri elbise, yemek ve yatmak gibi şeyleri gayet basittir. İstanbul da gece kaldığı yerler ya bir cami hücresidir, ya da köhne ve ucuz bir han odası­dır.

    Sonra 1. Cihan Harbinde(1914 Ekiminde)önce fırka müftüsü sıfatıyla; 1915 Nisanından sonra da, gönüllü milis alay komutanı olarak vazife almıştır. Ordunun bütçesinden az bir miktar maaş bağlandığı tahmin edilmektedir. 1916 Martında Ruslara esir düşünce, henüz Tifliste bekletilmekte iken, Talat paşanın direk­tifiyle Hilal-ı Ahmer cemiyeti reisi (Kızılay) Ömer Be­sim Paşa özel bir kurye ile kendisine 60 liray-ı Osmani mukabili olan 1254 mark ulaştırılmıştır. (Resmi bel­geler için bkz.Mufassal tarihçe 2.baskı,1.cilt, sh: 410)

    İki buçuk sene kadar esaret hayatından sonra, firar edip İstanbul’a geldiğinde, Harbiye Nazırı Enver Paşa hemen Bediuzzaman’ı Harbiye Nazeretine davet etmiş, lazım gelen her türlü hürmet izaz ve iltifatı yapmış, al­tın harp madalyasını hediye edip takmış ve çok ısrar­larla ordunun bütçesinden 150 altını ona kabul ettir­miştir. Arkasından Şeyhül-İslama bir tezkere yazarak, Bediuzzaman’ı ordunun bir delegesi olarak “Darül-Hikmetil-İslamiye” azalığına alınmasını talebetti. Şeyhül-İslam Musa Kazım Efendi de, hemen bir tez­ke-re ile padişah Muhammed Vahidüddine Bediüzzaman’ın atanması için müracaat eyledi. Padi­şah bunu hemen onayladı. Böylece 24 Ağustos 1334’de (yani1918) tari­hinde 50 altın lira maaşla tayini ger­çekleşmiştir. (bu resmi belgeler Mufassal Tarihçe-i ha­yat eserimiz 2.baskı 1.cilt sh.448-449 dadır)

    Dar-ül Hikmet-il İslâmiyede iki buçuk sene kadar vazifesi devam etmiştir. Bu süre zarfında maaşından arttırdığı para ile küçüklü –büyüklü 20 kadar eserini bastırıp halka meccanen dağıtmıştır. Çünkü bu maaşı kendisine fazla görmüştür. Bastırdığı bu kitaplardan İşarat-ül İ’caz ile birisini daha para ile satarak, ilerde Hacca gitmek niyetiyle toplamıştır. Daha sonra An­kara’ya gelmesi ve uyuşamayıp Van’a gitmesi ve 1925’te alınıp sürgüne gönderilmesi… Tâ 1946’lara ka­dar çok aşırı bir iktisad ile hayatını sürdürmüştür 1946 ortalarında Nur Talebeleri teksir makineleri sa­tın alarak, Risale-i Nur’un Asa-yı Musa, Zülfikar, Siracünnür vs. gibi mecmualarını teksir ederek istiyenlere para mukabilinde dağıttılar. Üstad Hazretleride yanında sakladığı ve onunla hayatını sür­dürdüğü paradan arta kalan 90 banknotu teksir maki­nelerinin hizmetine iştirak niyetiyle talebelerine yol­lamıştır.

    İşte bu tarihten itibaren satılan Nur risalelerinin iptidada beşte bir, sonralarında onda bir te’lif hakkı olarak Hz. Üstada verildi. Bu para ile Hz. Üstad geçim masraflarını yaptığı gibi, hayatını nur hizmetine vak­fetmiş talebelerinin de tayinatlarını veriyordu. 1956 da Risale-i Nurların tamamı mahkemece berat kazanıp serbest olunca, latin harfleriyle matbaalarda resmen basılmaya başlandı. Nurların satışı da ona göre hız­landı ve arttı. O nisbettede te’lif hakkı olan onda bir gelir de artmış oldu. Lakin aynı parelelde Risale-i Nur hizmetine hayatını vakfeden genç Nur Talebelerinin sayısı da arttı. 1956-1960 beş senelik zamanda vakıf talebelere tayinat olarak verilen şu te’lif hakkı olan pa­radan arta kalanı oluyordu. Şu artan parayı Hz.Üstad Reşat altınına çeviriyor ve ileride mu’cizeli Kur’anın tab’ı için muhafaza ettiriyordu. Nihayet vefat rihleti için Urfa’ya geldiği zaman-bana ulaşan rivayete göre 366 Reşat altını da beraber getirmişti. Sevgili muazzez şehit Üstad, vefat edince beraberinde Isparta’dan gelmiş hizmetkar talebeleri, bir sepetin içinde saklı olan bu paraları -hizmet parası olduğu için- Tereke Hakimine göstermediler, sakladılar. Sair şahsî eşyasını ise Tereke Hakimi tespit edip, Konya’da yaşamakta olan küçük kardeşine teslimine diye karar verdi. Bun­ların nelerden ibaret olduğu listesi ve Tereke Hakimi­nin kararı Mufassal Tarihçe-i Hayat eserimiz 2.baskı, 3.cilt, sh.2154-2157 sahifelerindedir.

    Adı geçen altınlar ise, Bediuzzaman’ın hizmetkar talebeleri, bu para hizmet parasıdır diye, götürüp Is­parta’da Hüsrev Altınbaşak Ağabeye teslim ettiler.

    İşte ey Mısıroğlu ve emsali tenkidçiler! Recmen bilgayb ve ceffel-kalem sarf ettiğiniz lafların ve hükme bağladığınız kararların -görüldüğü üzere- asılsız ve hükümsüz olduğu ayan-be­yan günyüzüne çıkmıştır. Çünkü evet, Bediüzzamanın hayatı kuytu köşelerde kalmışta, efsaneli hurafelere bürünmüş bir hayat değildir. Onun hayatı gündüz gibi açık, güneş gibi parlak olup adım-adım takip edilmiş, belgelerle tevsik edilmiş bir hayattır. Ağyarların zımnî kin besleyenlerin uydurma nakil ve rivayetlerine hiçbir cihetle muhtaç olmayan masum ve berrak bir hayattır.

    ***

    Şimdide gelelim, Mısıroğlunun Prof. Dr. Os­man Tu­ran’dan işittim dediği nakil ve rivayetine:
    Rivayetin metni şöyledir:
    “Bediüzzaman Said-i Nursi, 1960 yılında vefatıyla nihayetlenen Urfa seyaha­tine çıkarken, Ankara’daki evlerini (Os­man Turanın kayin validesi Sultan II.Abdulhamid’in torunu Namıka Sultan Hanımla beraber yaşadıkları evlerini) ziyaret etmiş ve Namıka Sultandan dedesi adına helallık iste­miş ve Said-i Nursi merhum şu sözlerle kendisinden helallık dilemiştir:
    “Biz gençlik saikasıyla ittihatçıların propa­gandala­rına kapılarak dedeniz merhum Sultan Abdülhamid Han Hazretleri hakkında itale-i ke­lamda (dil uzatma) bulunduk. Onun (bir) varisi sıfatıyla sizden helallık di­liyorum. Bende bir ölüm yolcusuyum. Kabre az mesa­fem kaldı. Onun namına bana hakkınızı helal ediniz!…”
    Namıka Sultan: “Ne beis var hocaefendi!.. O zama­nın siyaseti icabı böyle çok şeyler oldu!.. Artık geçen geçti” demişse de, Bediüzzaman saraheten “Helal et­tim” cümlesini duymak istemiş ve bunu Sultan Hanıme­fendiye ısrar ederek üç defa tekrarlatmış ve sonra da.” Oh!..Elhamdülillah, inşallah bu haktan da kurtuldum. Artık müsterih olarak ölebilirim…” demiş­tir.

    Ve beyanın sonuna şu cümleler ilave edilmiştir:

    “Hakikaten o anda Urfa’ya gitmek üzere yola çık­mış bulunuyordu. Urfa’ya varmış ve kısa bir müddet son­rada orada vefat etmiştir.” (Bir Mazlum Sultan Ka­dir Mısıroğlu sh: 22)

    Cevap: Bu rivayet ve nakil, bazı cinaslı imalarla, müstetbeatüt-terakib remizlerle derince bazı aşağıla­malar ve güya Sultan Abdülhamide karşı yapılmış ha­karetli suçlar varmışçasına gizli algılamaların işaret­leri varsa da, üzerinde durmayacağım. Rivayetin zahiri tatlıdır. Bediüzzamanın helalleşmek için kapılarına kadar geldiğini kaydetmeleri faziletini dile getirmişler­dir gibidir.. Bediüzzaman Hz.leri filhakika vefatına ya­kın günlerde veda ve helalleşme seyahatleri yaptığı da doğ­rudur. Buna bir şey demiyoruz. Ancak ben rivayetin için­deki üç noktasını tahlil etmeyi lüzumlu gördüm.

    Birinci Nokta: Bediüzzaman Hz.leri merhum Sul­tan Abdulhamide karşı onun zatî şahsiyetini tahkir edici bir davranışı, hareketi, sözü vaki ve varid olmuş mudur?..

    İkinci Nokta: Şeriatın kıstaslarına göre siyasî bazı tenkidler ile birisi tenkid edilmişse ve hakkı geçmişse, o kişinin varisleri, (vereselerine intikaleden bağ ve bahçenin mirasçıları gibi) bu hakkı taşıyıpta helal etme durumunda olabiliyorlar mı?…

    Üçüncü Nokta: Fil-vaki Hz.Üstad vefatından az önce o ziyaret ve helallaşma imkanlar noktasında ve görgü şahitlerinin şahadetleriyle gerçekleşmiş midir?…

    Noktanın Cevabı: Yazımızın az üst taraflarında kesin belgelerle gösterdiğimiz üzere Bediüzzamanın merhum Sultan Abdülhamid’e karşı hakaretamiz hiç bir sözü, tahkiri ima eden hiçbir hareket ve tavrı vaki olmuş değildir. Bu makamda başka bir şey söylemeye gerek kalmamıştır.
    Noktanın Cevabı: İslam şeriatında, bağ, bahçe, mal ve para, kişinin vefatıyla, varislerine hak olarak geçtiği vardır ve vakidir. Birisi o kişinin sağlığında onun bir hakkını yemiş, ona bir zulmü olmuş ve bir hu­kuk tecavüzü olmuşsa, gelip varislerinden helallık taleb edebilirler ve bu mümkündür. Ama İslam ale­minde hakiki ve İslami siyaset noktasında (Mesela Zü­beyir b. Avvam Hz.Ali’yi siyaset noktasında hak na­mına tenkid etmişse) Bir muhaddis diğer bir muhaddisi hadisi tezkiye noktasında tenkid etmişse, sonra gelip tenkid ettiği kişinin varislerinden helallik dilemesinin lüzumu diye ben bir şey görmüş değilim ve bilmiyorum.
    Bunun gibi; bilfarz Bediüzzaman Hz.leri merhum Sultan Abdülhamidin paşalarının elleriyle yapılmış bazı icraatını içtihadınca tenkid yolunda sert kelimeler sarf etmişse, bir hak geçer mi?.. Faraza geçse de, gelip varislerinden helallık talep etse, şer’i bir helalleşme sa­yılır mı? Ve bununla bir hak varsa kalkmış olur mu?

    Şu ikinci noktanın içinde bir meseleyi ince bir ayarla ayarlamak gerekiyor. Şöyle ki, metin rivayette, sözde Bediüzzaman güya demiş ki: “Gençlik saikasıyla ittihadçıların propagandalarına kapılarak Sultan Abdülhamid Han Hz. leri hakkında pek çok itale-i ke­lamda bulundum”un bir sabit vesikası var mı? Ve fil-hakika Bediüzzaman ittihatçıların propagandalarının tesirinde kalarak ve sadece o tesir ile konuşmuş mu­dur?..

    Elcevap: Bediüzzaman Hz.lerinin İttihatçılarla ilişkileri sadece bir ay sürmüştür. Onlarda -gitgide ha­kim olan- farmason grubu Bediüzzamanı kendi emelle­rine alet etmek istedilerse de, tam aksiyle Bediüzzaman onları kendi mefkuresine çekip alet et­mek istedi. Her zaman ve her defasında Meşrutiyeti “Meşruta-i Şer’iye” ve “Meşrutiyet-i Meşrua” tar­zında ifadelerde bulundu. Ve onu şeriata alet ve hadim yapmak istedi. Meşrutiyetin ilanından bir buçuk ay kadar sonra onlar Bediüzzamandan kesildiler ve ayrıl­dılar. Bediüzzaman da onlardan yüz çevirdi. Ve bir müddet sonra “İttihad-i Muhammedi” cemiyetine üye olarak katıldı. Lakin Ahrar Fırkasıyla dostluğu ve alâkası devam eyledi. Bu meseleyi ben Mufassal ki­tabımızın 1.cildinde belgelerle uzun uzadıya kaydetmi­şimdir, müracaat edilebilir.

    Ve 3. Noktanın Cevabı: Rivayet ve rivayetçi de­miş ki: Bediüzzaman vefat rihletı ile Urfa yolculuğuna giderken, Ankara’ya uğradı, evimize geldi, Namıka Sul­tanla halelleşme dileğinde bulundu?

    Oysaki adım-adım saat-saat Hz.Üstadın bu seyahatını az yukarıda kaydetmişiz ki O’nunla beraber Urfa’ya gelen hizmetkar talebelerinden Konyalı Zübe­yir Gündüzalp, Emirdağlı Bayram Yüksel, şoförlüğünü yapan Karabüklü Hüsnü Bayramoğlundan defalarca bizzat dinlediğim gibi, birçok kimselerde dinlemişlerdir ki; Isparta’dan 20 Mart 1960 Pazar günü saat 09’da çı­kıp hiç durmadan Konya, Adana, Gaziantep’e uğraya­rak, 21 Mart 1960 Pazartesi günü sabah saat 10 sırala­rında Urfa’ya geldik diyorlar. Bu yolculukta Ankara ismi kat’iyetle yoktur ve mümkünde değildir. Üstadın yanından hiç ayrılmayan hizmetkar talebelerinin hiç birisinden böylesi bir ziyaretin şahitliği de yoktur. Bu durumda acaba kime inanmak gerekir?..

    Kaldı ki, Hz.Üstad vefatından üç ay kadar evvel, yani 1959’un son günlerinde iki defa Emirdağ’dan An­kara’ya ve birer akşam Beyrut Palas Otelinde kalarak ertesi günü İstanbul’a İstanbul’da da birer akşam kala­rak, geri Ankara’ya gelmiş ve yine birer akşam An­kara’da kaldıktan sonra, birinci seferinde geri Emirdağına, ikinci seferinde Ankara’dan Konya’ya, aynı gün Isparta’ya dönmüşlerdir. 1960 başlarında ta­lebelerinin daveti üzerine Ankara’ya bir üçüncü defa gitmek istemişse de, aynı günde hükümetten (Bakanlar kurulundan) Ankara’ya girmesi yasaklanmış, geri dö­nüp Emirdağ’dan çıkmama tebliği yayınlanmış oldu­ğundan polis Ankara yakınında barikat kurarak An­kara’ya girmesini engellemiştir ve vefatına kadar bir daha Ankara’ya gitmemiştir.

    İşte Üstadın Ankara’ya yaptığı mezkür iki seya­hati hep polis kordonu altında yapılmış olduğu, berabe­rinde bulunan ve hiç ayrılmayan hizmetkar talebeleri­nin hiç­birinden Prof. Osman Turanın sözünü ettiği öy­lesi bir ziyaretten söz edip şahitlik yapmıyorlar.

    Ancak bu mevzuda Bediüzzamanın talebelerinden büyük şahsiyetli bir –iki zattan Sultan Abdülhamid’le ilgili olarak Üstad Hazretlerine atfen Sultan Abdülhamid Han zamanındaki yanlışların; “Sultandan değil etrafını sarmış olan masonlardan geldiğini fakat menfi icraatların ona mal edidiğini anladım. Ken­disi veli bir insan. Ben her sabah onu manevi kazançla­rıma hissedar ediyorum.” şeklinde ifadeler söylenmiştir.

    İşte Hz. Üstadın hayatı bu. Tavır ve hareketlerinin şekil ve şemaili de böyle…

    01.12.2007 ŞANLIURFA
    ABDÜLKADİR BADILLI

  39. Sultan 2.Abdülhamid Han Necip Fazıl Üstadın tabiriyle “ULU HAKAN”dır. Üstat Bediüzzaman da Ulemay-ı İslam’ın takdir ettiği gibi “Zamanın en seçkin alimidir.” Biz her ikisini de canügönülden severiz. Abdülhamid Han padişah ve halife olarak icraatta bulunmuş. Onun kararlarından vatan ve istiklal marşı şairimiz Mehmet Akif ERSOY bile rahatsız olmuş. Koca Sultandan “Yıldız’daki Baykuş”diye hitap etmektedir. Kalkıp Abdülhamid Han’ı ve Üstadımız Bediüzzaman hazretleriyle Mehmet Akif’i eleştirmek hiç kimsenin haddi değildir. Bu güzel vatan ve milletimiz için candan ve canandan geçen büyüklerimiz hakkında incitici söz söylemek ecdadımıza vefasızlıktan ve saygısızlıktan başka bir şey değildir. Mehmet Akif merhum hakaret etmesine rağmen Üstadımız Bediüzzaman hazretleri “Mazlum Padişah” tabiriyle Abdülhamid Han’ı haklı göstermiştir. Halbuki Üstadımız Bediüzzaman hazretleri haklı isteklerde bulunmuş, Doğuyu kurtarmak için üniversite talebinde bulunmuştur. Gayet güzel ve masum bir taleptir. Hapse mahkum edilip tımarhaneye atılması yanlış olmasına rağmen Üstadımız kesinlikle Abdülhamit Hanı incitecek söz ve davranışta bulunmamıştır.
    Bu da onun büyüklüğünü gösterir. A.F.SABUNCU

  40. Değerli yorumcumuz, her görüşe eşit mesafede durmakla birlikte; hakaret, küfür, aşağılama vb. içeren, toplumsal hassasiyetleri zedeleyici nitelikteki ve büyük harfler ile yazılan yorumları yayınlayamıyoruz. Kriterlere uygun olarak yeniden yorum yazmanızı diler, ilginize teşekkür ederiz. Saygılarımızla. (Editör)

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.


*