Artık `müfteri` şahsın ismini vermeye hiç gerek yok. O kendisini gayet iyi biliyor. Ayrıca, toplum da hem kendisini, hem içinde yer aldığı binde sıfır nokta küsuratlık siyasi grubu da biliyor, tanıyor.

Evet, müfteri şahıs kendini bildiği içindir ki, bizim hiç isim vermeden `Hey müfteri!` başlığıyla yazdığımız yazıya da kendince `kıvırtmalı` cevaplar vermeye koyulmuş. Daha önceki yazılarında olduğu gibi, yine atıp tutmaya, kendini aklamaya ve o çirkin iftirası üzerinde oturmaya ısrarla, hatta inatla devam edip gidiyor.

Ona göre, Said Nursi`nin Müderrisin Cemiyeti üyesi olarak kabul edilmesiyle, guya iddiları doğru çıkmış, iftiraları da yerini bulmuş oluyor… Oysa, bunlar tali noktalar olup asıl mesele başkadır.

Yani, Said Nursi bu cemiyetin kurucusu mu, sade üyesi mi, İkdam gazetesindeki talihsiz bildiri(ler) şu tarihte mi, yoksa bu tarihte mi çıkmış, vesaire… Hemen her kaynakta birtakım farklılıklar arz eden bu türden bilgiler, esasen teknik bilgiler cinsinden olup tartışmanın odak noktasını teşkil etmiyor.

Bunu müfteri şahıs da biliyor ki, yine dönüp dolaşarak o farklı rivayetlerin oyuklarına sığınma gereğini duyuyor… Oysa, evet asıl mesele, asıl tartışma konusu başkadır.

Hey müfteri! Tartışmanın odak noktasını ortaya attığın `Said Nursi, ülkeyi işgal eden düşmanların safında yer aldı ve milli mücadelenin de aleyhinde bulundu` şeklindeki iddianın teşkil ettiğini bilmiyor musun? Evet, asıl meselenin ve asıl tartışmanın, sana ait olup eşi-benzeri olmayan şu asılsız iddiadan kaynaklandığını, acaba adın gibi bilmiyor musun?

Biliyorsun ki demişsin: `İşgalci düşmanın lehinde ve milli kuvvetleri aleyhindeki bildirinin altında Said Nursi`nin imzası var.` Bu iftiranı üçüncü defadır tekrarlıyorsun. Tek dayanağın ise, bazı kitaplarda rastladığın ve esasında `malumu ilam` kabilinden olan şu bilgidir: `Bediüzzaman Müderrisin Cemiyeti üyesidir.`

Sen ise, sade bu teknik bilgiye istinaden daha ilk yazında tuttun Üstad Bediüzzaman`ı `vatan haini, millet haini` ilan ettin. Ve bu teraneyi de, bir yazar arkadaşınla paslaşarak beşinci defadır tekrarlıyorsun… Varsa şayet elinde, çıkar da asıl bu `ihanet` iddiasının delilini, belgesini göster? Yoktur ki, gösteresin…

Meselenin bu önemli tarafını es geçerek, tutup öyle teknik bilgi kırıntılarından hüküm çıkarmak mertlik işi değil… Senin bilgi, belge dediğin şey, uydurduğun o korkunç iddiayı karşılamıyor ve attığın dehşetli iftirayı kapatmıyor ki… El insaf yahu! O hatalarla dolu teknik bilgi kırıntılarına nasıl oldu da böyle dört elle sarılma ihtiyacını duydun?

Biliyorsun ki, (zaman, mekan, isim, rakam gibi) teknik bilgiler her zaman için tashih edilmeye muhtaçtır. Kaynaklar arasındaki bu türden nüans farklılıkları düzeltme cihetine gitmek de zor bir iş değil. Bunlar, tali derecede olup asıl maksada yardımcı unsurlar mesabesindedir.

Nitekim, İkdam`daki bildiri tarihi diye senin çürük bir kaynaktan iktibas ettiğin `16 Eylül 1919`u biz `26 Eylül` şeklinde tashih ettik. Hatta bu düzeltmeyi son yazının baş kısmında inkar ettiğin halde, ilerleyen satırlarda farkında olmadan—üstelik yazımızı delil göstererek—ikrar etmiş oluyorsun.

Ama, biz yine bunları fazla önemsemiyor ve üzerinde de fazlaca durmuyoruz. Bizim üzerinde asıl durduğumuz can alıcı mesele şudur: Sen hangi hakla ve hangi akla hizmet gayesiyle Said Nursi gibi bir vatan ve millet sevdalısını tutup baş düşmanıyla, can düşmanıyla, hatta din düşmanıyla aynı safta gösterme garabetini sergiliyorsun?

İşte, muteber kaynaklarda senin bu yaptığından yok… Acaba, tanınmış ve dünyada milyonlarca okuyucusu, takipçisi, talebesi bulunan o büyük İslam alimine bu çirkin iftirayı atarken, ürperti duymadın mı, hiç vicdanın titremedi mi? Senin uydurduğun bu dehşetli iftiranın altına, seksen beş yıldır hiçbir fani imza atmadı, atamadı.

Kimse böyle ağır bir vebalin altına girmedi, giremedi. Öte yandan, Kuvva-yı Milliyecileri sözde aklama, yahut savunma adına bu korkunç iftirayı atıyorsun ama, aslında bu yaptığınla onları da büyük bir zan ve töhmet altında bıraktığının farkında bile değilsin. Acaba, o milli kahramanlardan hiçbirinin aklı, fikri, iz`anı, vicdanı seninki kadar çalışmıyor muydu ki, Said Nursi`yi senin gözünle göremediler?

Onların tamamı–haşa–gafil kimseler miydi ki, iddia ettiğin türden bir ihaneti fark edemediler? Bediüzzaman`ın o `meş`um bildiri`de bir dahli ve rızası olup olmadığını bütün mebuslar, bütün Kuvvacılar ve 85 yıldır bütün bir millet bilmiyordu da, bir tek sen bildin ve buldun? Öyle mi?

Bu yaptığınla başta Kuvvacıları ne duruma soktuğun ve okuyucularına onları nasıl lanse ettiğinin farkında mısın? İddiana güveniyorsan, haydi çık da Birinci Meclisteki o milli kahramanların sözlerinden, hatıralarından bir delil getir? Ey müfteri! Bunu sen de gayet iyi biliyorsun ki, milli mücadele yıllarında hatlar keskin çizgilerle çizilmiş ve saflar net bir şekilde belirginleşmiş durumdaydı. Kimin hangi safta mücadele ettiği gayet açıktı.

Hele hele Said Nursi gibi meşhur olmuş bir şahsın ikili oynamasına imkan ve ihtimal yoktu. Keza, düşmanla işbirliği yapanlar ve o meş`um bildirilere imza atanlar, Ankara Meclisi tarafından tek tek tesbit edilerek birer `vatan haini` ilan edilmişlerdi. Bu `hainler` için idam ve kurşuna dizmek gibi en ağır cezalar anında veriliyordu. B

ütün bu berrak gerçeklere rağmen, Said Nursi`nin 1922 sonlarında Ankara`ya davet edilerek kendisine Mecliste konuşma ve zafer için dua ettirildiğini—artık inkar edemediğinden—kerhen kabul ettiğin halde, yine de tutup o zatı düşman safında ve hainler sınıfında göstermeye yelteniyorsun. Son sözümüz şu: Eğer bir nebzecik olsun insaf ve vicdan sahibi isen, Said Nursi`ye attığın bu dehşetli iftiradan dolayı ürperip titrereyek kendine gelmeli ve derhal nedamet gösterip tevbe-istiğfar etmelisin.

Mesela, `Said Nursi`nin o meş`um bildiride dahli yoktur ve olamaz` diyerek, insaflı bir başlangıç yapabilirsin. Bunu yapmak sizce çok mu zor?

20.05.2005 Yeni Asya