İlahî ikaz dedik, geri adım atmadık

Türkiye, biraz rahatlamaya başlayınca 28 Şubat geldi

12 Eylül Türkiye’ye çok şey kaybettirdi. Bu tahribatın tamiri hala mümkün olmadı. Türkiye biraz rahatlamaya başlayınca 28 Şubat geldi. Biz 28 Şubat’ın da karşısında durduk. O dönem de dinin, inançların baskı altına alındığı, İslâm’ın temel şeairlerine karşı hücumun başlatıldığı, inanan insanların önünün kesilmek istendiği acı bir dönemdi. 28 Şubat için postmodern darbe denilmesi doğrudur. Yine asker işin içindedir. Ordunun baskısıyla, irticai faaliyetler bahanesiyle bu darbe yapılmıştır. Tamamıyla inanan insanlara, inançlara yönelik yapılmış bir darbedir.

Başörtüsünü savunduk, yasakları eleştirdik

Biz ne yapmalıydık bu durumda? Biz bir gazeteyiz. Hiç eğilmedik, bükülmedik. Cenâb-ı Hak da bu tavrımızdan dolayı bizi hep korumuştur. Başörtüsünü savunduk, yasakları eleştirdik. Bu sefer bizi gelip tekrar kapattılar. Biz de Asya’yı çıkardık. Farklı şekillerde bize bedel ödettiler. Marmara Depremi’ne İlâhî ikaz dediğim için 2 yıl bir gün ceza aldım. 312’den içeri girdik. “Sözünüzü geri alsanız da kararı yumuşatsak” filan diye teklif de edildi. Taviz vermedik, zelzele ile ilgili kitapçık dağıttık. Ahmet Mete Işıkara o dönemde açıklamalarda bulundu, bunlar gazetelerde manşetten çıktı. Işıkara, depremin merkez üssünün Güven Erkaya’nın kumandanı olduğu Gölcük Donanma Kumandanlığı olduğunu söyledi. Bunlar bütün Müslümanları fişlediler, binlerce insanın haklarını gasbettiler, inanan insanlara zulmettiler. Biz bu zulümlere karşı İlâhî ikaz değerlendirmesi yaptık.

OKU:  İlâhî bir ikaz: Koronavirüs!

Biz de bu depremi İlâhî ikaz olarak yorumladık

Bunu Kuran söylüyor. Üstad Bediüzzaman Hazretleri umumî afetlere bakış açısını Sözler adlı eserinde şöyle ifade ediyor:

“Umumî musîbet, ekseriyetin hatâsından ileri gelmesi cihetiyle ekser nâsın o zâlim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizâmen veya iltihaken taraftar olmasıyla mânen iştirâk eder, musîbet-i âmmeye sebebiyet verir.”

Bediüzzaman Hazretleri’nin bir zelzele sonrasında kendisine sorulan soruyu bu şekilde cevaplaması, bunu her hakikatte olduğu gibi Kur’ân âyetlerine ve hadislere dayandırması, başımıza gelen musîbetlerin bir ders ve ikaz mahiyetinde olduğunu gösterir. Biz de bu depremi İlâhî ikaz olarak yorumladık. 17 Ağustos 1999 depreminin de bu yorum çerçevesinde “İlâhî İkaz” olarak değerlendirilmesi, kendimize çeki düzen vermeye yönelik Kur’ânî bir bakıştır. Ancak gerek medyada, gerekse gazetemize doğrudan ulaşan tepkilerle İlâhî ikaz yorumumuz bir lince tabi tutuldu, beni mahkûm ettirmeye yönelik bir hareket başlatıldı. Dâvâ açıldı. Ben yine de geri adım atmadım. 

OKU:  Kökler, dallar ve meyveler

Vicdanım çok rahattı, hiçbir suçum yoktu

Neyse, o dâvâdan içeri girdik, 276 gün gittim yattım. Vicdanım çok rahattı, hiçbir suçum yoktu. Gittik yattık. Bazı düzenlemelerden sonra dışarı çıktık. AİHM de bizim lehimize karar verdi. Bunlar gösteriş için değildir, inandığımız dâvâ içindir. Dâvâ için bunca baskıya ve zulme katlandık, dik durmaya çalıştık. Allah için, din-i Mübine hizmet için bunları yaptık. Diğer kardeşlerimizi de hep savunduk. Zira iman bunu iktiza ediyor ki, tahakküm ve istibdat ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zâlimlere tezellül etmemek… Hasılı, her halükârda Nurculuk yaptık.

Mehmet KUTLULAR ile yapılan röportajdan alıntı

Benzer konuda makaleler:

image_pdfimage_print

İlk yorumu siz yazın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.


*