Son yüz yıllık tarihimize damgasını vuran Üstad Bediüzzaman`a dost görünmek, eserleri olan Risâle–i Nur`a sahip çıkmak, öyle her babayiğidin yapacağı işlerden değildir.

Bazı hükümetler döneminde ve özellikle firavunlaşmış bazı frenkmeşreplerin nazarında terörden bile daha tehlikeli, daha sakıncalı bulunan Risâle–i Nur hareketini savunmak, yahut sahiplenmek için, elbette ki yürek ister, cesaret ister.
En başta bu vatan ve milletin mukadderatıyla alâkadar olan ve beşerin iki dünya saadetini temine çalışan Risâle–i Nur`la, herşeye rağmen ciddî, samimî şekilde alâkadar olan, dostça yaklaşan siyasiler ve hükümetin bazı erkânları olmuştur. Bunun bâriz misâllerine Cumhuriyetten evvel olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde (bilhassa 1950`den sonra) de rastlamaktayız.

Bazı siyasiler ve hatta hükümet başkanı olan bazı liderler çıkmışlar, Risâle–i Nur`u sahiplenmişler ve Üstad Bediüzzaman`la olan dostluklarını açıkça deklare etmişlerdir.

Ayrıca, ülkenin gündemindeki hayatî meselelere dair Bediüzzaman Said Nursî`nin fikirlerini hatırlatmışlar, hatta referans göstermişlerdir.

Bizim asıl hayret ettiğimiz husus ise, ekseriyetinin dindar olduğu ifade edilen bugünkü iktidar mensuplarının, ortada onca ilgili gündem maddesi olmasına rağmen, onların Risâle–i Nur ve Said Nursî hakkındaki sükûtu, sessizliği, ilgisizliği, bîganeliğidir.

Neden acaba?

Neden, meselâ hayatî meselelerin konuşulduğu, ehemmiyetle müzakere edildiği Meclis oturumlarında bir yürekli vekil çıkıp da Said Nursî`den fikir aktarmaya, Risâle–i Nur`dan çare tekliflerini sunmaya çalışmaz?

İşte bu noktayı, bir türlü aklımız, havsalamız almıyor. Evet, neden?

Hani, seçim zamanı da değildir ki, bir istismar endişesi taşınsın…

Ülke sıkıntılı bir süreçten geçiyor, bölge ülkeleriyle ciddî sıkıntılarımız var, bir yandan da kardeşlik muhabbetinin yerine husumet ateşi yakılıyor, komşularla, eski müttefiklerle karşı karşıya gelme ihtimalinden bahsediliyor, vesaire…

Ama, bütün bunların üstesinden gelecek, huzur, asayiş ve barışı temin etmede en tesirli rolü oynayacak olan Risâle–i Nur`dan reçetelerden hiç bahsedilmiyor.

Evet, bir kez daha neden, niçin?

Şimdi, bugünkü siyasilerin ve hükümet erkânının Risâle–i Nur`la münasebetini sorgulayarak daha iyi anlayabilmek için, özellikle tarihimizin son yüz yıllık kesitlerine kısaca bir nazar gezdirelim.

Dileriz ki, bugüne yarayacak ve geçmişi bugünle kıyaslayarak muhakeme yürütecek bazı bilgi ve donelere ulaşma şansını, imkânını sağlamış oluruz.

İstibdatla pençeleşme

Bundan tamıtamına 100 sene önce, yani 1907 yılı Kasım ayında Bitlis`ten İstanbul`a seyahat eden Bediüzzaman Molla Said Efendi, Dersaadet`e gelir gelmez, dönemin “hafif istibdat” hükümetiyle pençeleşti.

Osmanlı tahtında otuz yıldır padişahlık yapan Sultan II. Abdulhamid oturuyordu.

Sultanın etrafını yağcılar, dalkavuklar, müdahaneciler, buluttan nem kapanlar sarmış, mütemadiyen korku pompalıyor ve ortalığı evham bulutlarıyla karartmaya çalışıyorlardı.

Mutlakıyet rejimi, olanca kuvvetiyle hükümfermâ idi.

Şefkatli padişah Abdulhamid ise, korku ile ümit, merhamet ile gazap, hizmet ile hezimet arasında gidip gelerek, saltanatının son yıllarını yaşıyordu.

İşte bu ve benzeri sebeplerle, zamanın hükümeti, İstanbul`da istibdat perdesini yırtarak meydana atılan Bediüzzaman Hazretlerini anlayamadılar.

Daha doğrusu yanlış anladılar, hatta maksadının tam aksi yönünde anladılar. Bazı nâdanlar ise, zaten öyle anlamak istediler.

Neticede, o zâtın “maarife dair” tekliflerini ve “Medresetüzzehrâ eğitim projesini” anlamak, gereğini yapmak yerine, onu gözetim altında cezalandırmayı tercih ettiler. “Tehlikelidir” diyerek, önce Yıldız Mahkemesine sevk ettiler, ardından “Delidir” damgasını vurarak Toptaşı Tımarhanesine attılar.

Evet, Üstad Bediüzzaman, “hafif istibdad”a yaslanmış olan Mutlakıyet devri sona erinceye kadar, böyle musibetten musibete sürüklendi.

Sonra, hürriyet ilân edildi ve Meşrûtî idareye geçildi.

İlimde/fikirde, en önde

Bu yeni dönemin (1908) başlarında, ilim ve medrese camiasının parlayan yıldızı olarak ön safa geçen ve meydanlarda nutuk irad eden Bediüzzaman, hürriyet ve meşrûtiyete sadâkatla bağlı olanlar tarafından hararetle alkışlandı.

Artık, meşrûtiyet bir güneş gibi doğmuştu, ortalığı aydınlatıyor ve herkesi, her tarafı ısıtıyordu.

Fakat ne yazık ki, bu güneşten hoşlanmayan yarasa tabiatlı bazı herifler, başlarına da hamiyet maskesini geçirerek çok fenâ işler yapmaya başladılar.

Şebekeyi ele geçirmeye çalışan bu şebekler, önce fikrî muhaliflerini fâili meçhûl cinayetlerle bertaraf etmeye başladılar. Ancak, bununla da yetinmeyip bir iç isyan kumpasını (31 Mart) hazırladılar. Saf askerleri ve bir kısım muhakemesiz dindarları oyuna getirerek, ortalığı kan gölüne çevirdiler.

Böylelikle, geçmişi de aratan yeni ve çok daha şiddetli bir istibdat rejiminin kurulmasına sebebiyet verdiler.

Müstebitler, bu esnada Said Nursî`nin de hayatına kast ettiler ve onu idamla yargıladılar. Fakat, o İlâhî inayetle kurtuldu.

Daha sonra, haricî tehlike doğdu. Devletin, milletin başına Birinci Cihan Savaşı açıldı. Bediüzzaman da, devrin müstebit İttihatçı hükümetinin yanında haricî tehlikeyi defetmek için canla, başla çalıştı. (Başkumandan, yani padişah vekili Enver Paşanın arzu ve teklifiyle, Bediüzzaman bir Milis Alayı kurdu ve Fahrî Miralay rütbesiyle bu silâhlı birliğin başına geçti.)

Savaş ortamında, cephede bir de eser telif etti, Üstad Bediüzzaman.

Çatışmada esir düştü, iki buçuk yıl kadar süren esaret hayatı sonrasında İstanbul`a geldi.

En büyük arzularından biri, harp esnasında telif etmiş olduğu İşarâtü`l–İ`câz isimli eserini tabetmek idi.

İşte, onun bu arzusunu tahakkuk ettirmek için lâzım olan en büyük destek, o dönemin en popüler ve terfi itibariyle en tepede olan Enver Paşadan geldi.

Bir “yadigâr–ı harb” olarak görülen bu eserin bütün kâğıt masrafını şahsî kesesinden karşılayan Enver Paşa, ayrıca Üstad Bediüzzaman`ın “Ordu–yu Hümâyun” temsilcisi olarak Darü`l–Hikmeti`l–İslâmiye`de âzâ sıfatıyla vazifelendirilmesini istedi.

Enver Paşa, bu her iki konuda da ciddî ve samimî davrandı.

Üstad Bediüzzaman da, onun bu husustaki davranışlarından memnun oldu ve bu iki şahsiyet ölünceye kadar da birbiriyle dost kaldılar.

Kolağası Niyazi Bey, Sadrâzam Said Halim Paşa ve Enver Paşa gibi Meşrûtiyet döneminde tanınmış bazı şahsiyetlere dostluğu bulunan Bediüzzaman Said Nursî`nin, Cumhuriyet dönemindeki yakın dostlarının kim/kimler olduğunu ve aralarında nasıl bir münasebetin tesis edildiğini, Nursî`nin vefatından sonraki bazı siyasilerin ise, Risâle–i Nur`a olan dostâne alâkadarlıklarının nasıl bir seyir takip ettiğini de bilmekte fayda var.

Bu hususları da, inşaallah bir sonraki yazıda ele almaya çalışalım.

2007-11-03 Yeni Asya