Kader varsa insan yaptığı işlerden gerçekten sorumlu mudur?
Kader var mıdır? Evet vardır hem de insanın irade ve tercihi, kaderin varlığını gösterir. Kulun, nasıl davranacağını Allah’ın bilmesi ve takdiri, kaderdir. Dolayısıyla kader, iradeyi gerekli kılarken; irade de kaderin varlığını şart kılar. Bu iki kavram birbirini telif eder ve teyit eder, birbirine destek verir.
Kader ve İrade
Bediüzzaman, kadere “İlm-i İlâhî” zaviyesinden bakarak meseleyi Ehl-i Sünnet ekseninde esasa bağlar hem de iradeye hürriyet bağlamında zihni kavramaya yaklaştırır.
İrade, kesinlikle kadere bağlı olsa idi, tercih hakkı söz konusu olmayacak, rüzgârda savrulan yaprak misali kaderin kulvarında yuvarlanan, esir düşen bir hâli olacaktı, bu ise Ehl-i Sünnet yaklaşımının haricindeki Cebrî anlayışa götürür.
Kışlaya yeni giren acemi erleri, tecrübeli gözüyle süzen komutan, her birisinin davranışlarını tahlil ettiği ve onlar hakkındaki kanaatini ihtiva eden notlarını yazar ve bir kenara koyar. O erlere vazife taksimi yapılıp, herkesin bölümü belli olur. Bir içtimada komutan o yüksek sesiyle şöyle der:
-Kıymetli evlâdlarım, sizin ilk geldiğiniz gün, ben sizi uzaktan tek tek izledim ve her birinizin davranışlarına bakarak hangi bölüme uygun olduğunuzu bildirir notlarımı almıştım, der ve erata tek tek okur.
Mutfak bölümü en ağır bölümdür ki askerlik yapanlar bilir. Aynı zamanda çöp toplama vazifesi de diğerleri içinde en ziyade kokanı, pisliğe bulaşanıdır. İşte bu iki kısımdaki erlerden ikisi öne fırlayıp tekmil verdikten sonra şöyle der:
-Komutanım! Siz o notları yazdığınız için ben çöpçü oldum. Yazmasaydınız olmayacaktım.
Sadece komutan değil, içtima alanındaki diğer erat da gülerek cevap verirler.
Son derece gelişmiş uzay gözlem cihazını; gökyüzünde, dünyayı bütünüyle gördüğü bir noktada var sayalım. İleri teknoloji ile donatılmış bu küçük istasyondaki aktif bulunan kameralarla, yeryüzünün her tarafındaki hareketlilik, ses ve hâdiseleri izleyip, kaydeder.
Şimdi bu noktada sorumuz şudur: O istasyonun ana ekranındaki görüntüler olduğu için mi dünyada hareketlilik oluyor? Yoksa, yeryüzündeki hareketlilik olduğu için mi ana ekrana yansıyor?
Unutmayalım ki yüksek hakikatler temsillerle akla yaklaştırılır. Her temsil, hakikati bütünüyle ifade etmez ama maksadı anlatmaya yeter.
İşte dünyadaki hareketlilik ile ekrandaki yansımalar birbirini ispat eden iki ayrı unsurdur. Bu tespit, irade kadar kaderin, kader kadar da iradenin varlığını anlatan bir ifadedir.
Diğer taraftan, misaldeki ana ekrana düşen yansımalardan dolayı yeryüzündekiler, sorumluluğu ekrana veremeyeceği çok açık bir hakikattir. Yeryüzünde hareket olduğu için, o hareket ekrana yansımaktadır.
Buradaki ekran, İlâhî ilmi anlamaya bir misaldir.
Taallûk Meselesi
Burada bir taallûk meselesi var, onu açmak gerekecek. Kulun nasıl hareket edeceğini Allah, ezelî ilmi ile bilmektedir ve bu ilmi de doğrudan kulun iradesiyle alâkalıdır, ilgilidir. Hatta bu taallûk öylesine gerçekçidir ki, kul, nasıl hareket edecekse, iradesi nasıl olacaksa, tercihi ne yönde olacaksa o ezelî ilim de öylesine tetabuk ediyor, uygun oluyor, doğrudan ilgili ve alâkalı oluyor.
Bağlı olma, bağlılık, ilgi, bağ ve ilişik manalarını ifade eden taallûk; Allah’ın takdirinin, bilmesinin, kulun iradesiyle doğrudan alâkalı olduğu ve cüz-i ihtiyârî ile her ne yapılacaksa onunla doğrudan örtüştüğü, nasıl olacaksa onunla ilgili olduğu, bilindiği demektir.
“Malûm nasıl bir keyfiyet üzerine olursa, ilim öylece taallûk eder.”¹
“Abdin ihtiyarından neş’et eden bir fiile ilm-i ezelînin taallûku …”² 7. ayet
“İlm-i İlâhî, ihtiyarımıza taallûk etmiş.”³
Nasıl olacak, öyle taallûk ediyor
İşte bir başka kader ile iradenin bağlantı noktasını anlatan ifade: “Nasıl olacak, öyle taallûk ediyor.”⁴
Kulun nasıl hareket edeceği ile Allah’ın bilmesi doğrudan birebirdir.
Burada problem olan konu şudur; kul, taallûk konusunda zaman ve mekânı aşamamaktadır. Zaman sıralamasıyla meydana gelen kulun fiillerini Allah’ın zamansız bilmesi, zamana bağımlı olan kul tarafından anlaşılmamaktadır.
Emsali ifadeleri çoğaltabileceğimiz bu tespitlerden anlaşılıyor ki, ezelî ilim, kulun iradesi ile doğrudan alâkalıdır. Kulun cüz-i iradesiyle yapacağı her şeyi Allah, ilmiyle bilip, alâkadar olmaktadır.
Taallûk kelimesine yakın manada olan teveccüh kelimesi de kader-irade bağlamında kullanılır. Kulun iradesi nasıl gerçekleşecekse Allah’ın ilminin teveccühü de öyledir, demek mümkündür.
Teveccüh; bir tarafa doğru yönelme, doğrulma manasında olup,⁵ irade nasıl gerçekleşecek ise İlâhî ilim de o yöndedir, denilebilir.
Şimdi bütün bu ifadelerin ardından kader varsa; insan, yaptığından niçin sorumlu olsun, sorusunu bir daha düşünelim. Şöyle de ifade edilebilir bu sual: Allah, kulun nasıl hareket edeceğini biliyorsa, kul bu hareketinden niçin sorumlu olsun, demeye gelir.
Acemi askerlerin hareketlerinden tecrübî ilmi ile ilmini ifade eden komutanın, o askerlerin kendi tarzlarına uygun vazife almaları sorumluluğunu komutana ilminden dolayı vermek gibi, saçma bir hâl oluyor.
Sorumluluktan kaçan, başkalarına havale etmekle ancak kendini aldatır.
Dipnotlar
1-Bediüzzaman Said Nursi, İşârâtü’l-İ’caz (2017), s. 94 (Bakara 7. Ayetin tefsiri)
2-Bediüzzaman Said Nursi, İşârâtü’l-İ’caz (2017), s. 94 (Bakara 7. Ayetin tefsiri)
3-Bediüzzaman Said Nursi, Sözler (2016), s. 527
4-age
5-https://lugatim.com/s/TEVECC%C3%9CH
