Hayatını Davasına Adayan Bir Adam

HAYATINI HİZMETE ADAMIŞ DÂVÂ ADAMI, GAZETEMİZİN İMTİYAZ SAHİBİ MEHMET KUTLULAR VEFAT ETTİ.

Mehmet Kutlular, 1938’de Balıkesir’in Gönen ilçesinde dünyaya geldi. Hafız ve Demokrat bir babanın oğlu olarak büyüyen Kutlular, ilk tahsilini Gönen Ömer Seyfettin İlkokulu’nda gördü.

1950 başlarında çocuk denecek yaşta İstanbul’a gelerek çalışma hayatına başladı.

1957’de Manisa’daki askerlik görevine kadar İstanbul’da kaldı.

Okumayı çok seven Kutlular, hayatını adadığı Risale-i Nur’u ilk defa askerdeyken tanıdı.

RİSALE-İ NUR’LA İLK TANIŞMASI

Kendisinden dinleyelim:

“Askerlik görevim için 1957’de Manisa’da idim. Birliğe teslim olduktan dört beş gün sonra ruhumda müthiş bir feveran meydana geldi. Uygulamalardaki keyfilik, istibdat, insana değer vermeme beni irkiltmişti. Usta askerlerin, çavuş, başçavuş ve diğer rütbeli subay ve astsubayların davranışları, Halk Partisi’nin halka karşı davranışlarını andırıyordu. Hatta komünist rejim tatbikatını andıran haksızlıklar, zulme varan uygulamalar yaygın bir şekilde ortaya konuyordu. Zaten halkın anlattıkları ve telkinler de bu yöndeydi. Yani, uygulamaları “Komünistlik, olsa olsa budur” diye değerlendiriyorduk. Bu benzetme, din ve insan haklarına karşı oluştan kaynaklanıyordu.

“Bu durumda, asker ocağında, “Ya Rabbi! Komünistlik, olsa olsa işte bu tarz bir rejim olur. Sana söz veriyorum hayatımın sonuna kadar bu rejimin, bu memlekete gelmemesi için uğraşacağım” diye kendi kendime söz verdim. Bu, “hayat yemini” gibi bir şeydi. Zaten, böyle bir ruh hali içinde geçen hemen hemen yirmi gün sonra Cenab-ı Hak beni Risale-i Nur’la karşılaştırdı. Ondan sonra biraz okumaya, anlamaya başlayınca, verdiğim sözü hatırlayarak, “Komünizmle mücadele, ancak böyle bir eserle olur” diye düşündüm. Bütün kitapları bir tarafa bıraktım. Sadece Risale-i Nur’la meşgul olmaya başladım. Yani, ihtiyacımın şiddeti karşısında, Cenab-ı Allah Risale-i Nur’u karşıma çıkararak, bana yardım etmişti.”

“İŞTE RİSALELER İLE TANIŞTIĞIM İLK AN”

“Risale-i Nur’u tanımam, âdeta böyle fıtrî bir karşılaşma ile olmuştu.

Askerde de olsa okumayı sürdürüyordum. Acemi eğitiminin, ilk iki aylık dönemi Manisa’da geçti. Sonra Menemen’e gönderdiler. Orada, iki ay daha piyade muhabere eğitimi aldık ve tekrar Manisa’ya gönderildim. Piyade Er Eğitim Tugayı’nın gazinosunda görevlendirildim. Cumartesi-Pazar günleri çarşı iznini kullanma konusunda daha rahat bir pozisyonum vardı. Manisa’ya döndüğüm o ilk hafta sonu çarşı iznimi kullanmak için şehre gittim. Ayakkabılarımın tamire ihtiyacı vardı. Çeşnegir Camii’nin yanında biri tamir tezgâhı açmıştı.

Hafta sonu Manisalılar, asker şehre izne çıktığı için böyle tezgâhlar açardı; alış veriş hızlanırdı.

Sonradan isminin Orhan olduğunu öğrendiğim bu kişi, sayacı Hakkı Efendi isimli, muhterem bir zatın çırağı idi.

Orhan, konuşkan biriydi. Tamirat süresince sohbet ettik. Dindar ve Demokrat olduğunu anladım. Birbirimize kanımız ısınmıştı. Bana, “Benim bir ustam var, onunla tanışsan çok seversin, çok iyi bir insan” dedi. Ben de, “İyi olur başka bir zaman tanışırız” diye cevapladım.

Bir seferinde, tekrar çarşı iznine çıktığımda, Hakkı Efendi ile tanıştım.

Orhan, dükkânın dışında tamirat yapıyordu. Hakkı Efendi ise içeride sayacılık ile meşguldü. İçeri girdim. Bana bir şeyler anlattı. Sonradan öğrendiğime göre Nakşî tarikatına mensuptu.

Anlattıkları, tasavvufî şeylerdi. Bunu hissediyordum, fakat tam olarak anlayamıyordum. Çünkü bilgi birikimim, henüz o gibi şeyleri anlamaya yeterli değildi. Tekrar buluşmak için sözleştik. Ertesi hafta sonu yeniden bir araya geldik. Sohbet ettik. Değişik konulardan konuştuk. Bu arada okumayı sevdiğimi de ifade etmiştim. İşte risaleler ile tanıştığım ilk an, o andı: bana Ramazan, İktisat, Şükür Risalesi’ni vermişti. Çabucak okudum, bitirdim, ama tam olarak anlayamamıştım. Ertesi hafta sonu buluştuğumuzda, risaleyi iade ederken, tam anlayamadığımı söyledim. Fakat Hakkı Efendi, aynı risaleyi tekrar verdi, “Bu kitap ayrı bir kitap sen bir daha oku bunu; daha iyi anlarsın” dedi. Canım sıkılsa da, onu dinledim. Tekrar okudum. Gerçekten daha iyi anladığımı gördüm.

Yine başka bir hafta sonu buluşmamızda, düşüncelerimi kendisine ilettiğimde, bu sefer İhlâs Risalesi’ni verdi.

Babam, eniştem hoca olduğu için İslâmî gruplarla münasebetim vardı. İslâmî grupların arasındaki ihtilâflar beni çok üzüyordu. O dönemlerde, Müslümanların, din adamlarının arasındaki ihtilâflar bugüne göre çok daha fazla ve şiddetliydi. Çünkü 1950’den sonra, baskı rejiminden yeni çıkılmıştı. Herkeste hummalı bir gayret gözleniyordu. Dolayısıyla gruplar arasında, bir rekabet ve kıskançlık meselesi ortaya çıkıyordu. Bu durumdan çok üzüntü duyuyor, böyle ayrı-gayrılığa sebep oldukları için, onları çok tenkit ediyordum.

İşte bu ruh hali ile İhlâs Risalesi’ni okuyunca, kafamda bir şimşek çaktı. Baktım ki, anlayabildiğim kadarıyla, Üstad Hazretleri o meseleleri halletmişti.

O eseri okuyunca, şunu anladım: Sadece tenkit ederek olumsuz bir tavır takınmak yanlıştı. Doğru olanı yaşayıp, güzeli anlatmak gerekiyordu. Herkesin kendi metodunu benimsemesi, sevmesi kadar normal bir şey olamazdı. Ancak diğer hizmet metotlarını yanlış, zararlı olmakla itham etmek veya onların noksan olduğunu ima edercesine kendi metodunu övmek hatalıydı.

İhlâs Risalesi’nin üzerimde yaptığı bu müthiş etkiden sonra, Hakkı Efendiye tekrar uğradım.

“Bu zatın başka eseri var mı?” diye sordum.

“Var tabiî! Bir Külliyatı var” diye cevapladı beni Hakkı Efendi.

“Kaç para?” dedim.

“Bir bakarız” dedi.

Aslında fazla bir param da yoktu. Sonraki hafta sonu buluşmak üzere ayrıldım yanından.

Hafta sonuna kadar, yanımdaki bütün eski kitapları satarak belli bir para elde ettim. Miktarı, tam bir Külliyat ve Mustafa Nihat Özen’e ait bir Osmanlıca-Türkçe sözlük alacak meblâğa ulaşmıştı.

Artık, bulduğum her fırsatı değerlendirerek Risale okumaya çalışıyordum. Biraz Risale-i Nur okuyunca, o ilk acemiliğim ortadan kalktı. Daha iyi anlamaya başladım ve “Komünizmle de, dinsizlikle de mücadele, ancak bu eserlerle olabilir” düşüncesi iyice yerleşti. İnanç haline geldi.

Böylece, geleceğimi artık daha net görebiliyordum: Risaleleri iyice öğrenecek ve inançlarımı tam yaşayarak başkalarına da anlatabilecek bir olgunluğa ulaşacaktım. Artık hayatımın gayesi bu olacaktı. Bu kararı verince, Arapça öğrenme gereği hissettim. Ve bir sene kadar Arapça dersi aldım.”

GÜNDE ON ALTI SAAT RİSALE-İ NUR’LA MEŞGULİYET

“Terhisle birlikte Risale eğitimini hızlandırdım. Manisa Ulu Cami odalarından birine kapandım, hem Arapça öğrenmeye, hem de Risaleleri, tabiri tam yerindedir, ezberlemeye başladım. Günde on altı saat okuduğumu hatırlıyorum. Âdeta yutarcasına okuyordum.

Şimdiki Risale birikimim, o dönemden geliyor. Hangi konu hangi sayfada, belli bir konunun bağlantılı olduğu diğerleri hangi sayfada, hangi başlık altında hiç şaşmadan yerlerini bulabilecek kadar, Risaleler zihnime kazınmıştı, âdeta.”

İSTANBUL’DAKİ NUR HİZMETLERİNE DÂHİL OLMASI

Kutlular, 1960 sonlarında yeniden İstanbul’a geldi ve aktif bir şekilde Risale-i Nur hizmetlerine dahil oldu.

İstanbul’da Risale-i Nur hizmetlerinin merkezi sayılabilecek Süleymaniye’de Kirazlımescid’de kalmaya başladı.

Kendisinden dinleyelim:

“Süleymaniye semti, Kirazlı Mescit Sokaktaki, meşhur dershanede hiç kalmış değildim. Kader beni oraya, Kirazlı Mescit’e doğru sevk ediyordu. Eski muhitte arkadaşlık zemini de iş de bulamamıştım. Süleymaniye’ye yönelmem gerekiyordu.

“Risale-i Nur, fıtratım icabı hayatımı adamaya değecek kudsiyete sahip tek şeydi. İstediğim ve beklediğim etki üzerimde gerçekleştiğinden, Kirazlı Mescit’i, hayatımı Risale-i Nur’a vakfetme tasavvuruma yönelik bir mekân olarak değerlendiriyordum.”

HAYATINI RİSALE-İ NUR’A VAKFETMESİ

“Risale-i Nur beni, âdeta yeniden şekillendirdi, canlandırdı ve bana yeniden hayat verdi.

Bir insanın ağrı, sızısı, ıztırabı olduğunu düşünün. Onu teskin edecek, düzeltecek, iyi edecek ilacı kullandığı zaman, o şifadan gelen ne kadar huzur, rahatlık, haz ve lezzet varsa, Risale-i Nur’u okurken bu hazzı, bu lezzeti hissediyordum. Âdeta, ayaklarım yerden kesiliyor, uçuyordum.

Bunun için de çok okuyordum. Mübalâğasız, hele ilk zamanlarda dört beş sene günde on altı saatten aşağı düşmemek kaydıyla hep Risale-i Nur okudum. Arabada, yolda okuyabilirsem okurdum. Nereye gitsem elimde, cebimde, çantamda Risale-i Nur taşırdım. Yutarcasına, ezberlercesine Risale-i Nur okurdum. Risale-i Nur metinlerinin çoğunu, kimisini aynen, kimisini anlam olarak ezberlemiştim.

“Yani ulvî ve kutsî bir şey arıyordum, kendimi ona verebilmek için. Dolayısıyla Risale-i Nurlar’ı bulduktan sonra, ona hayatımı vakfetmek benim için hiç zor olmadı.

“Manisa’da verdiğim, ‘Artık bundan sonra Risale-i Nur’u okumak, okutmak ve yaymaktan başka işlerle meşgul olmama’ kararını uygulamak için Kirazlı Mescit’te kalma düşüncesi bana cazip gelmeye başlamıştı. Bekârdım, bakmaya mükellef olduğum kimse yoktu. Zaten on dört yaşında ailemden ayrılmışım. Ayrı yaşamaya alışmışım. Bundan dolayı ‘medrese hayatı’na çok rahat ayak uydurabilirdim.”

ZÜBEYİR AĞABEYLE BİRLİKTE…

İstanbul’a gelmesi ve Kirazlı Mescit’te kalmasıyla birlikte Kutlular, hizmet hayatında kendisinin büyük bir yeri olan ve derin izler taşıyan, Bediüzzaman’ın sadık talebesi Zübeyir Gündüzalp’le hizmet mesaisine başlayacaktı.

O Zübeyir Ağabeyi şöyle anlatıyordu:

“Zübeyir Ağabey ciddî, vakur, müeddep, gösterişten uzak, giyim ve benzeri sair şeyleri bizden daha mütevazı olan alçak gönüllü, gayretli, hakikaten “fenafi’l-Üstad, fenafi’r-risale, fenafi’l-meslek ve fenafi’d-dâvâ” olan bir insandı. Çok fazla heybetli bir görünümü yoktu. Çünkü zayıftı ve hastaydı.

“Fakat Zübeyir Ağabey, sair normal insanlar gibi, mütevazı biri iken Risale-i Nur, hizmet meselesine gelindiği zaman bir başka insan oluverirdi. Eşref Edip’in, “Şehinşah gibi efendim, yatağın üzerinde” diye bir tarifi vardır Üstadı. Zübeyir Ağabey, “Üstad!” dedi mi, “Risale-i Nur, Risale-i Nur’un mesleği!” dediği zaman, işte o tarifteki gibi bir hâl alırdı. O sakin, müşfik insan gider, daha celâdetli bir insan gelirdi. O noktalarda hiç taviz vermezdi. Hatta derdi ki, “Ben Risale-i Nur mesleğine zıt hareket edene bir imâ ederim. Yanlışını anlamadıysa, bir de sarih söylerim. Yine anlamamış ise bir sarih daha söylerim. Buna rağmen düzelmiyorsa kesin tavrımı koyar, onunla alâkamı büyük ölçüde keserim, ya da askıya alırım” derdi. Böyle bir yapısı vardı.

Bunun için de kat’iyen, şahsına karşı olan dedikodu, gıybet, yalan, iftira gibi şeylere hiç değer vermez, üzerinde durmazdı. Kendisine zarar verilse de önemsemezdi. Ama hizmete, Üstada, mesleğe, cemaata verilecek zarara hiç tahammül edemezdi.

“Zübeyir Ağabey, Risale-i Nur hizmetini Üstad Hazretleri’nin maksat, meslek ve meşrebine, hüve hüvesine uygun bir şekilde sistemleştirerek devam ettirmiş, yaşatmış ve onu, âdeta yeniden canlandırmış, şekillendirmiş bir şahsiyettir. Çünkü Zübeyir Ağabey, “Kardeşim ben aklımı, hissimi karıştırmam. Ben tâbiyim. Ben kimim ki yeni bir şey çıkarayım? Üstadım yapmışsa o doğrudur. Ahirette de benim istinadımdır” derdi. Üstaddan bu dersi aldığını kendisi söylerdi.

“Ben satırdan anlarım, sadırdan değil” der, “Üstad yazmış mı, Üstad yapmış mı? Benim için önemli olan budur” diye devam ederdi. (…)

“Zübeyir Ağabey –tabiri caizse– hizmeti yeni baştan ihya etti ve Risale-i Nur’un mesleğini, sistemleştirdi. Kim mesleğe mugayir bir şey yaparsa, Zübeyir Ağabey usûlünce onu uyarır, karşı çıkardı. Bu; kardeş olur, ağabey olur onun için fark etmezdi. “Hakkın hatırı her şeyden âlidir” deyip meslek hatırını her hatırdan üstün tutardı.”

(Mehmet Kutlular’ın “İşte Hayatım” isimli kitabından özetlenerek derlenmiştir.)

Benzer konuda makaleler:

image_pdfimage_print

İlk yorumu siz yazın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.


*