Divan-ı Harb-i Örfî ve Risale-i Nur Külliyatı Bütünlüğü
Bediüzzaman’ın müstebitlere karşı bir demokrasi müdafaası olan bu eseri müstakilen tetkik yerine; müellifin seksen küsur senelik hayatı ve yüz otuz eserden müteşekkil Risale-i Nur Külliyatı içinde incelemenin, eserin anlaşılmasını kolaylaştıracağını düşünüyoruz.
Padişah veya devlete karşı demokrasiyi henüz dillendirmemişken Bediüzzaman’ın, hürriyet ve demokrasi düşkünlüğünü çocukluk yıllarına götüren araştırmacılar; Tillo’da Kubbe-i Hasiye’deki cumhuriyetçi karıncalar hikâyesini size delil olarak takdim edeceklerdir. Belki de çocukluğuna; Tağ ve Norşin medreselerindeki hürriyet kavgalarına ineceklerdir. O’nun hürriyetperverliği ve demokrasi mücadelesinin yazılı çizgilerini; vefatından kısa bir müddet önce talebelerine verdiği son dersine kadar takip edenler; eserin bütünlük içindeki analiz teklifimize hak vereceklerdir.
Din ilimleriyle fen ilimlerini, hürriyet ortamında talebelerine ders vereceği medresesi için İstanbul’a kadar gelip Sultan Abdülhamit’le görüşmek isteyen Seyda’nın, gözlerini mahpushane ve tımarhanede açması hikâyeleri önemlidir. Başmabeynle görüşmesinden sonra atıldığı tevkifhaneden, ancak meşrutiyetle çıkacaktı. Meşrutiyetin ilk günlerinde kaleme aldığı Hürriyete Hitap makalesini tüm boyutlarıyla tahlil edenler, Üstadın Divan-ı Harb’teki müdafaasını, geniş çerçevesiyle anlama imkânına kavuşur.
Bediüzzaman’ın Hürriyet Mücadelesi
Hürriyete Hitap’ı bir demokrasi beyannamesi, manifestosu veya demokratik anayasanın özü olarak değerlendiren araştırmacıların, hiç de mübalağada bulunmadıklarını düşünüyoruz. 1908 Temmuz’unun sonlarında hem İstanbul’da ve hem de Selanik’te halklara seslendiği bu hitabenin muhtevasının, kolayca anlaşılacak bir metin olmadığını okuyanlar teslim ediyorlar. Serapa şer’î ve fıtrî sosyal prensipleriyle süslü, demokrasinin bu ileri manifestosunu satırlarıyla tahlil edenler, demokrasi uğruna padişah değiştiren İttihad-Terakki idaresi içindeki bozguncuların, demokrasiyi bir sene içinde nasıl tahribe yöneldiklerini; O’nun Divan-ı Harb’te, darağacının altındaki muhteşem müdafaasında rahatlıkla göreceklerdir.
Hürriyet ve demokrasinin bedelsiz olmayacağını bilmeyenler de ihtilâlci asker ve hâkimlerin huzurundaki bu korkusuz hitabenin manasına nüfuz edemezler. Demokrasinin, çağlar boyu bedel ödenerek elde edildiği millete anlatılmadığında; demokrasi münafıkları veya istismarcılarının daima müstebitlere yardım ile ihanete devam edeceklerini bilmek zorundayız.
Bediüzzaman’ı darağacına kadar sürükleyen ekserisi Selanikli ihtilâlcilerin özde Bolşevik ve masonlar olduklarını, yıllar sonra öğrenecektik. Safardinlerden masonların temsilcisi Emmanuel Karasso ile Bolşeviklerin üstadı Aşkanaz Parvus Efendilerin meş’um 31 Mart’ın arkasındaki gizli kahramanlar olduklarını, millet olarak henüz çocuklarımıza anlatamamanın utancını yaşıyoruz. Bediüzzaman; İstanbul’da giriştiği demokrasi mücadelesinde asıl rakiplerinin kimler olduğunu bilerek Hurşid Paşa’ya meseleyi anlatıyordu. Parvus Efendi’nin asıl kimliğinin Aleksander İsrail Helphand olduğunu ve Selanikli Şükrü Kaya gibilerin de bu meşhur ihtilâlcilere yamaklık yaptıklarını; çevreden toplananların ve gürültüye koşanların masum olduklarını, müdafaası boyunca heyete ihsas edecekti.
31 Mart ihtilalinin öne çıkan özelliklerinden birisinin; demokrasimize küresel Marksistlerce yapılmış ilk suikast olduğunu belirtmeden devam etmemeliyiz. Rus demokrasisine karşı giriştikleri ilk suikastta (1905) mağlup olan Galiçyalı Parvus ve Troçki çetesi, yönlerini Osmanlı demokrasisine çevirmişlerdi. Parvus Efendi’nin de İstanbul’daki gayretleriyle bu çete, Birinci Dünya Savaşı’nın fitilini, İngilizlerin yardımıyla ateşleyeceklerdi. İhtilâlci Enternasyonal sosyalizm ile demokrasinin birbirlerine ezeli düşmanlar olduğunu okumamış olanlar, söylediklerimize komplo teorisi diyeceklerdir. Burada sözü edilen kahramanlar ve hadiseler hakkındaki geniş bilgileri, elektronik ansiklopedilerde bulabiliriz. Cehaletin bühtanından da çekinmemek lâzım…
Merdane, hürriyeti uğruna ölümü göze alarak, talebelik mantığıyla ve İslâm Şeriatı’nın ölçüleriyle demokrasiyi müdafaa eden Said Nursî’nin Divan-ı Harb’teki konuşmalarındaki müşahhas ifadeler gayet ilmîdirler. İhtilâlcilerin hadiseler karşısındaki yanlış telakkilerini, hürriyet ve adaleti tahripteki mugalata ve cerbezelerini, iftira ve haksız ithamlarını; şahitler nezaretinde delillerle ve berrak mantıkî cevaplarla çürütüyor. Bu cihetiyle Divan-ı Harb-i Örfî eserindeki prensiplerin, mukayeselerin ve tanımların; üstadın talebelerinin hayatlarında ve hatta kıyamete kadar geçerli olacağına da işaret ediyor. Bu eseri muhtevası ve içindeki farklı mevzuları itibariyle tahlilini, başka araştırmacılara bırakacağız. Yalnızca genel şekil, hayatının ve eserlerindeki yansımalar ile talebelerinin devam ettikleri demokrasi mücadelesi yönleriyle birkaç nokta üzerinde duracağız.
Risale-i Nur talebeleri, insaniyetin hayvanî tarafından ortaya çıkmış istibdadın insanlık tarihi kadar gerilere ve belki de Adem (a.s.) babamıza dayandığını bilirler. İstibdatla beraber doğmuş hürriyet ve demokrasi de aynı yaşta olduklarına göre; tarihçelerini kısa makalelerde anlatmanın mümkün olmadığını biliyoruz.
Tarihsel Kırılmalar ve Güncel Dersler
İstibdadın insanlığın canavarlaşan damarından hareketle bazen hürriyetlere, bazen mülkiyetlere, bazen namuslara, bazen çevreye ve çoğunlukla hayatlara, canlara musallat olduğunu; yine üstadımız söylüyor. 23 Temmuz’dan önce hürriyetlere musallat olan istibdadın; İttihat-Terakki saflarına münafıkane katıldıktan sonra; haricî cereyanların yardımıyla (İngiltere merkezli Bolşevik ve masonlar başta olmak üzere) Osmanlı demokrasisine 31 Mart’ta saldıran istibdadın, insan hayatına düşmanca saldırdığını Divan-ı Harb’te idam edilen masum ve mazlumlarla görüyoruz.
Demokrasiyi engellemek üzere ilk defa kurulan bu darağaçlarını mutlak istibdatçılar (Kemalistler), yüz binlerin hayatlarıyla devam ettireceklerdi. Ve nihayet Kemalistlerin küreselcilerin imkânlarıyla gerçekleştirdikleri 27 Mayıs cinayetiyle demokrasi düşmanları milletimizin lanetine mazhar olduklarından, darağacını gecenin zifirîliğinde, gizlice Yassıada’ya kuracaklardı.
Aynı caniler 12 Eylül’de; bu defa demokrasinin bizatihi kendisini idam etmek üzere; global sivil Marksistlerin yardımlarıyla, sistematik sosyal bir şekle bürünerek; milletimizin değerlerini, inançlarını, servetini, tarihini, geleneklerini, mülkiyetlerini, zevklerini ve daha doğrusu insaniyetini – bir daha dirilmemek kastıyla- idama kalkışacaklardı. Risale-i Nur Külliyatı’nı, ahir zaman dinsizleriyle mücadelede program olarak kullananlar; 31 Mart ile 12 Eylül ihtilâllerinin ortak ruhlarını, usullerini ve tahrip coğrafyalarını Divan-ı Harb-i Örfî’yi her okumalarında daha derinden hissediyorlar.
