İftira batağına saplanan müfteriler, oradan kurtulma eğilimine girmedikleri için, çırpındıkça daha da batıyorlar. Biz bunlara evvela dostane bir nazarla bakarak, yanlıştan, hasaretten, kurtulmaları dileğinde bulunduk, bu meyanda samimi çağrılar yaptık.

Fakat, onlar inat ile yaptıkları hatada ısrar ettiler. Aynı şekilde, dostluk adına yapılabilecek her şeyi yıkıp tarumar ettiler. Bu durumda, artık günah bizden gitti diyerek, onları bilmecburiye `en büyük müfteri` ilan etmek durumunda kaldık.

Çünkü, onların `asrın müceddidi`ne attıkları iftiradan daha büyük bir iftira tasavvur edilemez.

Evet, seksen küsur senedir, şeytanın dahi aklına gelmeyen bir büyük iftirayı, bunlar şimdi icad edip yaymaya ve bu suretle halkın vicdanını yanıltmaya çalışıyorlar. Peki, kimdir bu müfteriler? Kısacası, bunlar `derin odakların dümenine girmiş ve onların emrinde çalışan zavallı mesajcılar`dır.

Devletten fazla devletçi, kraldan fazla kralcı geçinen, parti olarak seçime girdiklerinde ise, halktan ancak binde sıfır nokta buçuklu oranlarda oy alabilen tabansız çığırtkanlardır. İşte bu çığırtkanların bugünlerde tutturdukları bir terane var.

Onlara göre, Said Nursi kurtuluş savaşı esnasında gizliden işgalci düşman kuvvetleriyle birlikte çalışmış, açıktan ise, milli kuvvetlerden yana görünmüş. Bu namerd-i Kıptiler de, kendince keşfettikleri bu `gizli sırrı` şimdi faş etmekle, guya şecaat arzediyorlar.

Tabii, bu halleriyle sirkatini gösteren `Merd-i Kıpti`nin dahi gerisine düşmüş oluyorlar. Tıpkı, `İngiliz muhibbanı`ndan olan mandacı Said Molla`nın gerisine düştükleri gibi…

* * *

Said Molla, İngilizler`in İstanbul`u işgali esnasında Şura-yı Devlet Azasıdır. Yunan ordusu 15 Mayıs 1919`da İzmir`e asker çıkarmasıyla, diğer bazı Osmanlı aydını gibi Said Molla`da İngilizler`e yakınlık gösterir.

20 Mayıs günü bu aydınların resmen kurmuş olduğu İngiliz Muhibban Cemiyeti(The Friends of England Association), Yunan istilasına mukabil `İngiliz mandacılığı`nı kabul eder. Bu cemiyetin içine, kısa sürede Şehülislam Mustafa Sabri Efendi gibi tanınmış önemli şahsiyetler de dahil olur.

Bu hususlar, hemen her araştırmacı tarafından bilinen tarihi gerçeklerdir. Gerçeğin zıddına inkılabı ise şudur: Gerek Yunan istilasına, gerekse İngiliz işgaline karşı canını siper ederek bütün kuvvetiyle çalışan Said Nursi, şimdilerde bazı nadanlar tarafından o iki merhametsiz düşmanın safında ve yanında gösterilmek isteniyor.

Biz bu nadanları değişik kanallardan ikaz ederek `Sakın ola Said Nursi`yi Said Molla denen İngiliz muhibbi ile karıştırıyor olmayasınız` diye, defalarca uyarmaya çalıştık. Fakat onlar inat edip aynı iftira furyasını daha da şiddetlendirerek devam ettirdiler ve `Hayır, hayır karıştırmıyoruz.

İngiliz yanlısı diye kast ettiğimiz kişi Said Molla değil, bas bayağı Bediüzzaman Said Nursi`dir` diye yazarak, haya ve hicap perdesini büsbütün yırtıp attılar. İşte, bize göre, bu alçak müfteriler böyle yapmakla, Said Molla`nın durumundan daha deni, daha aşağılık bir derekeye düştüler. Çünkü Said Molla, İngiliz taraftarlığını açıktan ve merdane bir şekilde yapıyordu.

Bu namertler ise, olmayan bir şeyi varmış gibi gösteriyor ve hakikati zıddına inkılap ettirircesine, dost-düşmanın ittifakıyla bir vatanperver olan Said Nursi`yi `vatan haini` gibi göstermeye yeltendiler.

Böylelikle, Said Molla `haini`ne bile rahmet okutacak bir duruma düştüler.

* * *

Bu arada, bu namertlerin belge diye, kaynak diye ismini verdikleri kitapları, dergileri de açıp baktık. Kesinlikle hiçbirinin tarihi belge niteliği yok. Hemen hepsi, `suyunun suyunun suyundan` bulaşık suyuna dönüşmüş birer sahtekarlık belgesi mahiyetinde.

Gariptir ki, bunların içinde `belge sahtekarlığı` yapanları teşhir ettiğimiz aynı gün (12 Mayıs), yine müfteri güruhundan biri kalkmış `tarihi belge` diye yazısında bu mevkutelerin isminden bahsediyor. Biz açıp ismini verdikleri kitabın sayfa numarasına bakıyoruz, orada bir başka kitabın ismi veriliyor.

Onu da bulup bakıyoruz, orada da bir dergiden alıntı yapıldığı belirtiliyor. Dergi yazısı ise, kelimenin tam anlamıyla bir sahtekarlık örneği. Mesela, bu sahtekarlıklar dizinin hepsinde özet mahiyetinde şu ifadeler var:

`Teali-i İslam Cemiyeti, 19 Şubat 1919`da kuruldu. Bu cemiyet, aynı senenin 19 Eylül`ünde İkdam gazetesinde bir beyanname neşretti. Bu beyannamede, Anadolu`daki milli kuvvetlerin yaptıklarına lanet edilirken, işgalci düşman kuvvetlerine rahmet okunuyor. İşte Said Nursi, böyle bir cemiyetin yönetim kurulunda bulunan ve o talihsiz beyannameyi tasdik eden bir şahsiyettir.`

Evet, Said Nursi, gerek hayatta iken ve gerekse vefat ettikten sonra bile, bugüne kadar hiçbir alçak müfteri çıkıp da böylesi iftiralarda bulunmadı, bulunamadı. Bu değişmez ve değiştirilemez gerçeği teslim ettikten sonra, ayrıca verilen bilgilerdeki yanlışlıkları düzeltmeye çalışalım.

Hemen ifade edelim ki, bahsi geçen İkdam gazetesindeki yazı neşredildiğinde, Teali-i İslam Cemiyeti henüz kurulmuş dahi değildi. Muteber bütün kaynaklar, bu cemiyetin 14 Kasım 1919`da kurulduğunu bildiriyor. İkincisi, yine aynı kaynakların hiçbiri yönetim kurulunda Said Nursi`nin ismini göstermiyor.

Üçüncüsü, söz konusu bildiri Cemiyet-i Müderrisin adına ve bir emr-i vaki ile neşrediliyor ki, bu yüzden cemiyet bünyesinde adeta kıyamet kopartılıyor. Ve, en başta da Bediüzzaman Said Nursi, siyasete bulaştığı ve düşmana yanaştığı için, sadece bir aza sıfatıyla bulunduğu bu cemiyetle yollarını tamamen ayırıyor.

Hatta ayırmakla da kalmıyor, hayatını tehlikeye atarak, işgalcilerin aleyhinde ve milli mücadelenin lehinde olmak üzere, hem bir fetva neşrediyor, hem de broşür hazırlayıp halka ve ulemaya dağıttırıyor.

* * *

Bütün bunları düşünürken, hatırımıza şu da geldi:

Bazı kimseler neden böyle adeta zoraki tarzda rezalet elbisesi giymek istiyor? Acaba, Aczmendi geçinen şahsın başına geldiği gibi, bunların da `son kullanma tarihi` mi yaklaştı? Özellikle son günlerde internette dolaşan ve `Aczmendi`yi dörte katlayan dedikodular, acaba yakında patlak mı verecek?

Bilemiyoruz ve tabii ki uğraşmıyoruz, o tür meselelerle? Fakat, bütün bu garipliklerin birbiriyle münasebet bağları olabilir diye de düşünmeden edemiyoruz. Bu bulanık çalkantıların hayırlar getirmesini diliyoruz.

14.05.2005 Yeni Asya