Risale-i Nur ve belâların def’i

Hüseyin Gültekin: “Risale-i Nur Anadolu’da cebe-i cudi gibi belâları defetmeye vesile olduğu halde, Anadolu üzerindeki bu belâların devamı ne hikmete mebnidir?”
Risale-i Nurlar Anadolu Topraklarında Yazılmıştır

Nuh Aleyhisselâm’ın gemisi, küfür ve zulüm mağdurlarını taşımış, onları hem küfrün tasallutundan, hem tufandan korumuş, tufan sona erdiğinde Cûdî Dağı’na oturmuştu. 1

Cûdi Dağı konusunda rivayetler muhteliftir. Ağrı Dağı mı, Cûdî Dağı mı, ihtilâf var. Ağrı Dağı çok sarp ve yaşamaya elverişli olmayan bir dağdır. 5137 metre rakımıyla bölgenin en yüksek dağı olması ve bazı rivayetlerin de işaretiyle geminin bu dağa indiği görüşleri mevcuttur.

Cûdî Dağı ise Güneydoğu Anadolu sınırlarında, Irak sınırına 15 km mesafede bulunan elips biçiminde bir dağdır. Dağ üzerinde 2000 metre yüksekliği aşan dört tepe vardır. Bunlardan en yükseği 2017 metredir. Bu tepe aynı zamanda “Nuh Peygamber Ziyaret Tepesi” olarak bilinir.

Bediüzzaman Hazretleri, insanı küfürden, şüpheden ve iman zaafından kurtardığı için Risale-i Nur’u Nuh Aleyhisselâm’ın gemisine benzetiyor. Nuh Aleyhisselâm gemiyi Hazret-i Cebrail’in (as) getirdiği vahiy rehberliğinde yapmıştı. Risale-i Nurlar ise asrın iman hastalığına Kur’ân’ın tereşşuhatı olarak ilham ve sünûhat eseri yazılan eserlerdir. Her ikisi de beşerî olmaması ve beşeri küfür karanlıklarından kurtarması hasebiyle benzerlik arz ederler.

Sefine-i Nuh Gibi

Bediüzzaman bahsettiğiniz mektubunda der ki: “Risale-i Nur, Sefine-i Nuh gibi Anadolu’yu Cebel-i Cûdi hükmüne getirip, küre-i arzın yangınından ve tûfanından kurtulmasına sebeptir.” 2

OKU:  Mehdi ve manevî şahsiyette devamlılık

Anladığımız: Risale-i Nur’un Anadolu topraklarına rahmet olduğudur. Nuh Aleyhisselâmın gemisi Cebel-i Cûdi’ye inmişti. Risale-i Nurlar ise Anadolu topraklarına inmiştir. Anadolu toprakları Risale-i Nurlar ile büyük bir berekete, zenginliğe, rahmete ve feyze mazhar olmuştur. Nuh Aleyhisselâmın gemisi binenlerin dünyasını kurtarıyordu, Risale-i Nur gemisi ise binenlerin milyonlarca yıllık ahiretini kurtarıyor.

Bunu söylemekle Risale-i Nur’un bir nebi eseri olduğunu söylemek istemiyoruz. Evet, nübüvvet ve risalet dönemi bitmiştir. Ancak tecdit döneminin devam ettiğini, Risale-i Nurlar’ın güçlü karakteri, hakkı yükselten dik duruşu, rahmeti fark ettiren cümleleri, hidayeti gönüllere nakşeden ilmi âleme ilân ediyor.

“Küçük Hüsrev” Mehmet Feyzi’nin Barla döneminde yazdığı şu şiir söylediklerimizi iki veciz satıra sığdırmıştır:

“Bilirim değilsin enbiyadan bir nebi;

Lâkin elinde nedir bu nur-u muteber?” 3

Ne Zaman Derde Deva Olacak?

Fakat nebilerin başına gelen, Risale-i Nur müellifinin ve Risale-i Nurlar’ın da başına gelmiştir. Anlaşılmamak, itilmek, ötelenmek, örselenmek, ardı arkası kesilmeyen cerbezelerle susturulmak, inkâr edilmek, müellifinin işkencelerle ezilmek ve öldürülmek istenmesi, devrin hâkim gücüne karşı savaşması, akl-ı selimle düşünebilenlerin sığındığı liman olması, kendisine sığınanların kemiyet olarak sığınmayanlardan az olması, metanetiyle, dirayetiyle, ilmiyle, asaletiyle meydana atılması, hâkim ve tereddütsüz bir duruş ortaya koyması… vb. gibi hususlar benzerini daha önce nebilerde gördüğümüz hususlardır.

OKU:  Lâzım-ı mezheb, mezheb değildir

Tekrar yanlış anlaşılmasın: Nebidir demiyoruz.

Ama Miras bıraktığı Risale-i Nurlar ihata edilmeyen bir ilim deryasıdır, meydandadır, bakılabilir. Bu satırlarla onu övmüş olmuyoruz! Bununla beraber altmış-yetmiş yıl geçmiş olmasına rağmen, hâlâ anlaşılmayı bekleyen bakir bir alandır Risale-i Nur.

Kıyamete ise ramak kalmıştır. Ne zaman anlaşılacak ve ne zaman derde deva olacak?

Zamanında müellifini ve Nur Talebelerini sıkan kader, belki de derde deva hakikatlerinin anlaşılması geciktikçe her halde hadiselerle örülü biçimde insanlığı ikaz ediyor olsa gerektir.

DUÂ – Allah’ım! Hakkı ibraz ettirdin, gözümüzü de aç! Hakikati zuhur ettirdin, kulağımızı da aç! Hikmetini nazm ettirdin, aklımızı da aç! Rahmetini lütfettin, kalbimizi de aç! Hakkı, evhamlarımıza feda ettirme! Âmin.

Dipnotlar:

1- Hud Sûresi: 44. 2- Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 217. 3- Barla Lâhikası, s. 426.

Benzer konuda makaleler:

image_pdfimage_print

İlk yorumu siz yazın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.


*