Manevî Değerlerimizle Kovid-19 Terapisi

Manevî Değerlerimizle Kovid-19 Terapisi

Bilim ve fennin iddialı olduğu bir çağda, bir gramın milyonda bir ağırlığında ve gözlerin göremediği bir virüsün dünyayı bu kadar sarsacağını hiç kimse tahmin edemezdi. Fakat bu da oldu! Tıp dünyası hazırlıksız yakalandı. Biz bu işin manevî boyutuyla ilgilendik. Manevî değerlerimizde bu salgının durumu nedir? Salgına yakalananlar, hasta olanlar, tedavi görenler ve ölenler bazında müjde var mı? Rahmet dini olan İslamiyet’ten bakınca durum nasıl gözüküyor?

Şerden çıkan hayır

Kovid-19 adıyla ortaya çıkan ve aylar içinde dünyanın nevrini döndüren bir virüsten bahsediyoruz. Çin’in Wuhan bölgesinde ilk olarak 2019 Aralık ayında görülen, o gün bu gündür dünyada giderek hızla yayılan ve hemen her ülkeyi saran bir virüs. Solunum yolu enfeksiyonuna sebep oluyor. İnsandan insana bulaşıcıdır. Wuhan koronavirüsü adıyla da tanınan bu yeni tip koronavirüs, Dünya Sağlık Örgütü tarafından KOVID-19 adıyla adlandırılmıştır.

Dünya Sağlık Örgütü 30 Ocak 2020 tarihinde küresel sağlık âcil durum ilân ederek bütün dünyayı alarma geçirmiştir. 11 Mart 2020 tarihinde ise virüsle ilgili olarak bütün dünyada pandemi süreci başlatılmış, salgın hastalığın küresel boyutta olduğu ilân edilmiştir.

Virüsün, insandan insana temas veya nefes yoluyla bulaştığı, yüzeylere bulaşan damlacıkların da bir süre bulaşıcılığını sürdürdüğü tesbit edilmiştir.

Bilim ve fennin iddialı olduğu bir çağda, bir gramın milyonda bir ağırlığında ve gözlerin göremediği bir virüsün dünyayı bu kadar sarsacağını hiç kimse tahmin edemezdi. Fakat bu da oldu! Tıp dünyası hazırlıksız yakalandı. Neredeyse bir yıla yakın bir süre oldu; hâlâ ne tedavi var, ne aşı… Çalışmalar sürüyor.

Bu arada bu hastalık insandan insana bulaşmayı sürdürüyor. Pandemi süreci devam ediyor. Kapalı mekânlarda toplu beraberlikler ve faaliyetler yasak! Evlerde tecrit dönemleri oldu. Ticarî hayat etkilendi. Eğitim durdu. Karantinalar işin zaten hep özünde yer aldı. Okullar ve ticarî hayat büyük tedbirlerle ve kısmî olarak ancak işlevlerine dönebildiler.

Bu hastalıktan ölenler var, ocağı sönenler var.

Ne olacak bu işin sonu?

Biz bu işin manevî boyutuyla ilgilendik. Manevî değerlerimizde bu salgının durumu nedir? Salgına yakalananlar, hasta olanlar, tedavi görenler ve ölenler bazında müjde var mı? Rahmet dini olan İslâmiyet’ten bakınca durum nasıl gözüküyor?

Bu mütevazı çalışma, “bütün hastalarımıza geçmiş olsun, ölenlerimize rahmet olsun!” kabilinden ortaya çıktı. Hastalarımıza şifa, ölenlerimize rahmet diliyoruz. Hatalar bize, doğrular Kur’ân’a ve Resulullah’a (asm) aittir.

Tedbir bizden, takdir

Cenab-ı Allah’tandır.

Sizleri çalışmamızla baş başa bırakıyoruz.

Allah’a emanet olun.

*Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; hoş geldin demeli!” Bediüzzaman Said Nursî

En Müzmin Dertlere Derman Vardır

Tıp dünyası birçok hastalığı yendi. Hastalıklar ne kadar saldırgansa, tıp dünyası da bir o kadar yeni bilgiler keşfetmek ve insanlığa yararlı olmak için hırslı ve çalışkandır. Tıp dünyasına çalışmalarında başarılar dilerken, sağlıkçıların sağlıkları için de duâ ediyoruz.

Biliyoruz ve inanıyoruz ki, Yüce Allah derman vermediği bir derdi yeryüzüne indirmemiştir.

Bediüzzaman der ki:

“En müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise, ey insan ve musîbetzede benîâdem! Me’yus olmayınız. Her dert, ne olursa olsun, dermanı mümkündür; arayınız, bulunuz. Hatta ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür.” 1

Bediüzzaman’ın gözüyle bu kâinat, “Gayet muntazam ve mükemmel bir eczahane-i kübrâdır. İçinde her bir ilâç güzelce ihzar ve istif edilmiştir.” 2

Her derdin dermanı, her yaranın ilâcı, her hastalığın şifası olduğuna göre, yeryüzü bir büyük eczane gibi yaratılmış olduğuna göre, insana çalışıp bulmak ve istifade etmek kalıyor.

Tıp dünyası da insanlık namına bunu yapıyor. Kovid-19’u Tıp dünyasına yeni çalışma alanı açan bir ajan sayalım. Şüphesiz hasta olmadan şifa bulunmaz. Dert olmadan derman aranmaz. Yara olmadan ilâç sürülmez.

Her tarafı sarmış bulunan Kovid-19 virüsü belki de önceden bazı hayvanların tabiî ortamlarında var idiyse de, bugünlerde insanlara karşı saldırganlaşmıştır. Her önüne gelene bulaşmaktadır.

Bunun da bir çaresi vardır elbet.

Bu konuda el birliği içinde ve gayretli biçimde çalışmalarını esirgemeyen sağlık çalışanlarımıza teşekkürlerimizi bir borç biliriz. Yüce Allah yardımcıları olsun. Hasta olanlara da tekrar şifalar diliyoruz.

“Olur ki hoşlanmadığınız bir şeyde sizin için hayır vardır. Ve hoşlandığınız bir şeyde sizin için şer vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” Bakara Sûresi: 216

Afiyetin Kıymetini Biliyor muyuz?

Bu can bizde emanettir. Çünkü bu canı biz yapmadık, biz yaratmadık, biz satın almadık, yolda bulmadık. Leylekler de getirmedi. Bu canı Allah yarattı. Öyleyse bu can için önce Allah’a borcumuz var. Şükür borcumuz.

Bu can için Allah’a şükür borcumuzu ödemek, en başta afiyette olmamıza bağlıdır. Afiyette olmak güzel nimettir. Allah’a şükretmemiz için gerekli bir nimettir. En başta kendisi şükür ister. Bununla beraber, çoğu zaman afiyetin bize gaflet verdiğini de unutmayalım. Fakat bu gafletten Yaratıcı sorumlu değildir. Bu gafletten biz sorumluyuz.

Yaratıcı afiyet vermeseydi, şükredecek mecal bulamasaydık zaten O bizi şükürden de affederdi. Yaratıcımız Âdil’dir ve Rahim’dir çünkü. Adaletle iş yapar. Merhameti elden bırakmaz. Vermediğini istemez. Afiyet vermişse, şu an sıhhatimiz iyi ise, nefes alıp veriyorsak, gözlerimiz nesneleri renkleriyle beraber görüyorsa, kulaklarımız sevdiklerimizin konuşmalarını işitiyorsa, hissediyorsak, seviyorsak, seviniyorsak, seviliyorsak… Yeter!

Afiyetteyiz demektir.

Bütün bu sıhhati Allah’ı sorgulayalım diye değil; Allah’a şükredelim diye verdi.

Eğer Allah’ı sorgulamıyorsak, bir adım öndeyiz demektir. Eğer hangi hal üzere olursak olalım, bulunduğumuz afiyetten razı isek, bir adım daha kazandık demektir.

Bizden iyi afiyette olanlar vardır elbette. Biz onlara bakmayalım. Onlara duâ edelim. Sıhhatleri bozulmasın diye.

“İnsanlar başlarına gelen belâ ve musîbetleri daha büyükleriyle kıyas etselerdi, başlarına geleni afiyet sayarlardı.” eş-Şabi

Sağlığı bizden kötü olanlara da duâ edelim. Daha kötü olmasınlar diye.Bizim afiyet derecemize gelince… Bizim daha kötü olmadığımıza şükredelim. Sadece şükredelim. Afiyette kalalım.

Afiyetimizi bozacak şeylerden uzak duralım. Afiyetimizi koruyacak şeyleri yapalım. Fakat afiyeti Allah’tan bilmeyi, afiyeti veren Allah’a şükretmeyi ve insanlara duâ etmeyi unutmayalım.

Bir Nefes Sıhhat

“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.” Kanunî Sultan Süleyman

Kanunî Sultan Süleyman Han’ın söylediği gibi: Sağlığımızı koruyalım. Sağlığımızın kıymetini elden gidince anlamayalım, eldeyken anlayalım. Eldeyken onun bir nefesinin bir devlet olduğunu fark edelim.

Sağlığımızın bize verilmiş bir emanet olduğunu unutmayalım. Sağlık devletini korumanın ilk şartının şükür olduğunu aklımızdan çıkarmayalım. Şükrün temelinin iman olduğunu, imanımızı kavi tutarsak, Allah’a dayanağımızın ve güvenimizin güç kazanacağını ve başa gelen her zorlu musîbeti bu güçle yeneceğimizi atlamayalım.

Allah’a dayanıp güvendiğimizde, başa ne gelse O’ndan olduğunu anlarız. Sağlığımız ne kadar bozulsa da, Allah ile aramız bozulmaz. Allah ile aramız bozulmadıkça, O’nun verdiklerine sabrederiz. Allah’ın verdiklerine sabrettikçe, O’ndan gelen her şeye “baş üstüne” deriz. Böylece O sevgisini kalbimize açar, O’nu daha çok severiz. O’nu daha çok sevdikçe, ruhumuzu pozitif enerji doldurur.

Bu da bizim ruhumuza ilâç gibi gelir. Bize güç ve kuvvet verir.

“Musîbet, insanın hakiki mihenk taşıdır.” Beaumont Fletcher

Sabır tedbirsizlik demek değildir. Sabır sağlığını bozmak demek değildir. Sabır sağlığın bozulunca doktora gitmekten sakınmak demek değildir. Sabır, doktor ilâç verince kullanmaktan, doktorun tavsiyesine uymaktan içtinap etmek demek değildir.

Sağlığımız bazen bozulabilir. Allah böyle yazmıştır. Sağlık nasıl O’nun devlet gibi bir nimetiyse, hastalık da farklı bir açıdan bakınca, yine, devlet gibi bir nimeti çıkıyor.

Evet, büyük harflerle söylüyorum: Hastalık bir nimettir, bir ihsandır, bir hediyedir, bir sıhhattir. 3

Gafletten kurtulamaz isek eğer, sıhhat bir hastalık olur. Bu hastalık fani bir dünyayı bize baki gösterir, dalgalı bir dünyayı bize sakin gösterir. Günahla, zulümle, kanla, kinle çirkinleşmiş bir dünyayı bize hoş gösterir.

Hastalandığımızda ise bu hastalığın penceresiyle bakıyoruz. Allah’ı bize ve bizi Allah’a yakın buluyoruz. Allah’ın afiyet ve şifa lütfunu bekliyoruz. Allah’tan bir şey beklemek ne kadar güzeldir! Sağlıktan daha güzeldir. Sağlıkta beklediğimiz bir şey yoktu! Dolayısıyla Allah’a tevekkülümüz de zayıflamıştı.

Ama şimdi hasta olduğumuzdan beri Allah’tan sağlık gibi bir devlet beklemeye başladık. Bu büyük devlete erdiğimizde inşallah kendimizi şükreder bulalım! Hamd eder bulalım!

Sağlığımızın kıymetini fark edelim. Şükrümüzü tamama ve kemale erdirmek için, sağlığımızı bozan şeylerden uzak duralım. Ama hastalık gelirse de, Allah’a darılmayalım. Allah’ın yeniden sağlık ve şifa vereceğinden endişe etmeyelim.

Hastalık Şer midir, Hayır mıdır?

“Ey biçare hasta! Merak etme! Sabret! Senin hastalığın sana dert değil; belki bir nevi dermandır.” Bediüzzaman Said Nurs

Dünyadan bakarsak, hastalık şerdir. Ahirete göre bakarsak, hastalığın hayır olduğunu görürüz. Kendi penceremizden bakarsak, hastalığı şer görürüz. Allah’ın rahmeti cihetiyle bakarsak, hastalığın sırf Allah’ın rahmetini ve müjdesini getirdiğini görürüz.

Zevklerin acılaşması yönüyle bakarsak, hastalıktan hoşlanmayız, onu şer görürüz. Allah’ın hoşnutluğunun hastalarla birlikte olduğu cihetinden bakarsak, hastalığın bir devlet, bir fırsat, bir talih kuşu olduğunu görürüz. Onu hayırda buluruz.

Allah buyuruyor ki: “Olur ki hoşlanmadığınız bir şeyde sizin için hayır vardır. Ve hoşlandığınız bir şeyde sizin için şer vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” 4

Âyetten yürüyelim: Hastalıktan hoşlanıyor muyuz? Hayır! Hastalık hoşlanmadığımız bir tecellîdir. Öyleyse emin olalım ki, hastalık bizim için şer değil, hayırdır!

Ağrı çekmek, acı duymak, hastaneye gitmek, doktora başvurmak, tetkik ve tahlile girmek, hastalığımızla ilgili bilgiler edinmek, doktorun tavsiyelerine uymak, ilâcımızı kullanmak, şifa çarelerini aramak ve bütün bunlardan sonra sebeplere takılıp kalmamak, Allah ile aramızın bozulmadığına inanarak afiyet ve şifayı sadece Allah’tan beklemek şer değil, hayırdır!

Bize yardım eden hasta bakıcılarımıza, yakınlarımıza, sevdiklerimize, hastaneye, doktora, hemşireye duâ etmek şer değil, hayırdır. Günahımızı kabullenmek, benimsemek, itiraf etmek, günahımızdan hicap duymak, gözyaşı dökmek şer değil, hayırdır.

Allah’ın mağfiretine sığınmak, Allah’tan af istemek, Allah’a tövbe etmek, günahımızın bağışlanacağını ummak ve mahşere yüzü ak olarak çıkmak şer değil, hayırdır. Başımıza gelmiş ve şer saydığımız bir hastalık varsa, doktorumuza danışmaktan başka, önemli bir işimiz daha var: Allah’a dönmek.

Bütün dertlerimiz biter. Mezbelelikler içinde gül buluruz! İnanın derdin içinde devamızı, hastalığın içinde ilâcımızı, şerrin içinde hayır buluruz.

Bediüzzaman hasta gençlere şöyle tavsiye eder:

“Kardeşim, senin bu hastalığının aleyhinde değilim. Hastalık için sana karşı bir şefkat hissedip acımıyorum ki, duâ edeyim. Hastalık seni tam uyandırıncaya kadar sabra çalış. Ve hastalık vazifesini bitirdikten sonra, Hâlık-ı Rahîm inşaallah sana şifa verir.”

Hem derdim: “Senin bir kısım emsalin sıhhat belâsıyla gaflete düşüp, namazı terk edip, kabri düşünmeyip, Allah’ı unutup, bir saatlik hayat-ı dünyeviyenin zâhirî keyfiyle hadsiz bir hayat-ı ebediyesini sarsar, zedeler, belki de harap eder. Sen hastalık gözüyle, her halde gideceğin bir menzilin olan kabrini ve daha arkasında uhrevî menzilleri görürsün ve onlara göre davranıyorsun. Demek senin için hastalık bir sıhhattir; bir kısım emsalindeki sıhhat bir hastalıktır.” 5

“Senden soruyorum: “Bu hastalık senin başında veya elinde veya midende olmasaydı, sen başın, elin, midenin sıhhatindeki lezzetli, zevkli nimet-i İlâhiyeyi hissedip şükreder miydin?”

Korona hepimize ders veriyor

Korona İnsanlara Kardeşlik, Barış, Sevgi, Saygı, Birlik, Beraberlik Ve Yardımlaşma Dersi Verdi. Dünyanın Fani Olduğunu, Ahiret Âleminin Dünyadan Daha Yakın Ve Baki Olduğunu Hatırlattı. Ölümün Her An Kapımızı Çalabileceğini, Ahirete Hazırlanmak Gerektiğini Öğretti. Zalime Zulmün Yanlış Olduğunu, Mazluma Yalnız Olmadığını, Zengine Varlığın Fani Olduğunu, Fakire Sabrın Güzel Bir Nimet Olduğunu Hatırlattı.

Dünya bir Kovid-19 salgınından geçiyorsa, bunda şer yoktur. Mutlaka hayır vardır. Bizim hayrı göremeyişimiz ve panik üstüne panik yaşayışımız hayra bir noksanlık getirmez. Bununla beraber, bunda bizim de gördüğümüz çok hayır cihetler vardır:

1- Her şeyden önce bilim dünyası bir silkindi. Küstah kulesinden indi. Kanatlarını indirdi. Bir gramın milyonda biri olan bir virüse yenik düştü. Eli ayağı birbirine dolaştı. Günler aylar geçti bütün bilim kurulları seferber oldu, bir ilâç, bir aşı bulmaya çalıştı. Bu, aylarına mal oldu. Bu arada birçok yeni bilgiler öğrendi.

2- İnsanlara kardeşlik, barış, sevgi, saygı, birlik ve beraberlik ve yardımlaşma dersi verdi.

3- İnsanlara dünyanın fani olduğunu, ahiret âleminin dünyadan daha yakın ve baki olduğunu hatırlattı. Ölümün her an kapımızı çalabileceğini, ahirete hazırlanmak gerektiğini öğretti. Ölümün yok olmak demek olmadığını, ahirete giden sevdiklerimizle ahirette üzüntüsüz biçimde görüşebileceğimizi öğretti.

4- Zalime zulmün yanlış olduğunu, mazluma yalnız olmadığını, zengine varlığın fani olduğunu, fakire sabrın güzel bir nimet olduğunu hatırlattı.

Bazen felâketten saadet çıkar. Bediüzzaman Said Nursî

Afiyet Pahalıdır

Afiyette olmak iyidir, güzeldir, hoştur. Rabbim hepinize sağlık ve afiyet versin. Duamız budur. Kimse için afiyetsizliği, sağlıksız olmayı dilemeyiz.

Sağlıksız olmak istenmez. Hastalık dilenmez. Afiyet Allah’ın karşılıksız bir nimeti olması cihetiyle elbette hayırdır. Ama yükü ağırdır. Yükünü taşıyabiliyorsak mesele yok! Taşıyamazsak afiyet bizi ezer, afiyetin hesabı çetindir. Afiyeti taşımak, bir küfe yumurta taşımaktan daha zordur.

Hastalığı taşımaksa kolaydır. Sabredeceksin, o kadar! Fazla ağır gelse, yine sabretmekle beraber, Allah’a sığındığınızda Yüce Mevlâ’m sabır gücünü veriyor. Afiyette şükür gerekir.

Şükür sabırdan daha zordur. Ve daha ezicidir. Ve daha ağırdır. Ve daha ulaşılmazdır.

Meselâ afiyeti gafletin, küfran-ı nimetin, kadirbilmezliğin elinden kurtarmak… Şükrü ucbun, riyanın ve kibrin ensesinden çekip almak ve halisane Allah’a sunmak saçlarımızı ağartır. Ve çoğu zaman bunu başaramayız.

Ama sabra ucub giremiyor. Riya giremiyor. Kibir giremiyor. Gösteriş giremiyor. Sabrın tarifi de kolaydır: İsyan etmeyeceksin; o kadar! Sabrı başarmak, Allah güç verirse, şükrün hakkından gelmekten kolaydır.

Afiyet pahalıdır. Afiyet bize şükür sorumluluğu getiriyor. Afiyetteyseniz şükretmeyi, hastaysanız sabır içinde sıhhate kavuşmayı Kadir Mevla’m size nasip etsin. Âmin

Elbette afiyeti de, hastalığı da veren Allah’tır. Bize söz düşmüyor. O’ndan gelen ne varsa hayırdır. Şer de gelse hayırdır.

“Hayr-ı Mutlak’tan hayır gelir. Cemîl-i Mutlak’tan güzellik gelir. Hakîm-i Mutlak’tan abes bir şey gelmez!” 6

Öyleyse O’nun verdiğine rıza lâzım! O’nun hayrı da, şerri de bizi sevdiği için verdiğine, hayrın da, şerrin de bizi güzelliklere ve huzura götürdüğüne inanmak lâzım.

Hayır ve Şer Mefhumları

Hayır da, şer de Allah’tandır.

Allah şerri şer olsun, insanlar sıkıntı çeksinler, üzülsünler, ağlasınlar diye yaratmaz. Hayır için yaratır. İnsanlar bu gün üzülseler bile, yakın veya uzak gelecekte süresiz olarak sevinsinler ve bir daha hicran yaşamasınlar diye yaratır. Ama biz onlardan hoşlanmayız. Onlara şer deriz. Hoşumuza giden işlere ise hayır deriz.

Şerler dolaylı olarak bizim için hayır ve iyilik getiriyor. Esas itibariyle Allah’ın bütün takdirleri bizim için hayırdır. Şer olan da hayırdır. Allah’ın yarattığı her şey hayırdır. Çünkü “O her şeyi en güzel şekilde yarattı.” 7 Âyeti bunu ilân ediyor.

“ Kâinattaki şerlerin, zararların, beliyyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve icadları şer ve çirkin değildir; çünkü çok netâic-i mühimme için halk olunmuşlardır.” Bediüzzaman Said Nursî

Bediüzzaman bu meseleyi şöyle açıklıyor:

“Her şeyde, hatta en çirkin görünen şeylerde, hakiki bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey, her hâdise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir; veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hâdiseler var ki, zâhiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var.” 8

Allah şerri bizim gelişip yükselmemiz için yaratmıştır. Çünkü her şeyin istediğimiz gibi yolunda ve düzgün gitmesi bizi geliştirmez. Bazı şeylerin ters gitmesi ve yolunda gitmemesi ise bizde saklı güçleri ve gizli kabiliyetleri harekete geçirir. Meselâ atmacanın serçe kuşuna saldırması, serçe kuşunun uçuş teknikleri geliştirmesine yarar. 9 Şerler de bizim kendimizi keşfetmemize ve pozitif yanlarımızı ortaya çıkarmamıza yarar.

Meselâ depremler şerdir deriz. Oysa Allah birçok hazinelerini ve zenginlik kaynaklarını yerin metrelerce altına depo etmiştir. İnsanların bundan haberi olmaz. Çünkü yerin altındakileri keşfedecek bir aletleri yoktur.

Depremle yerin altı üstüne gelir ve içindekileri meydana çıkarır. İnsanoğlu da böylece önemli kaynaklara ulaşır. Dolayısıyla deprem şer gibi gözükür, evleri yıkar, canları yakar, kurulu düzenimizi harap eder. Fakat bu çirkinlik ve şer altında nice saklı güzellikler vardır.

“Meselâ, yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri var; bütünü de güzeldir. Sû-i ihtiyarıyla bazıları yağmurdan zarar görse, “Yağmurun icadı rahmet değildir” diyemez, “Yağmurun halkı şerdir” diye hükmedemez. Belki sû-i ihtiyarıyla ve kesbiyle onun hakkında şer oldu.” 10

“Hem ateşin halkında çok faydalar var; bütünü de hayırdır. Fakat bazılar, sû-i kesbiyle, sû-i istimaliyle ateşten zarar görse, “Ateşin halkı şerdir” diyemez. Çünkü ateş yalnız onu yakmak için yaratılmamış. Belki o, kendi sû-i ihtiyarıyla, yemeğini pişiren ateşe elini soktu ve o hizmetkârını kendine düşman etti. 11 Ateşin yüz hayırlı neticeleri var. Fakat bazı insanlar, sû-i ihtiyarlarıyla ateşi kendilerine şer yapmakla, “Ateşin icadı şerdir” diyemezler.” 12

“Meselâ, kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir. Hâlbuki zâhiren bir şerdir. Parmak kesilmezse el kesilir, şerr-i kesir olur.”

“İşte, kâinattaki şerlerin, zararların, beliyyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve icadları şer ve çirkin değildir; çünkü çok netâic-i mühimme için halk olunmuşlardır. Meselâ, melâikelere şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkiyatları yoktur; makamları sâbittir, tebeddül etmez. Kezâ, hayvânâtın dahi, şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sabittir, nâkıstır. Âlem-i insaniyette ise, merâtib-i terakkiyat ve tedenniyat, nihayetsizdir; Nemrutlardan, Firavunlardan tut, tâ sıddıkîn-i evliya ve enbiyaya kadar gayet uzun bir mesafe-i terakki var.” 13

Musîbet ve hastalıklar da kayıtsız şartsız şer değildirler. Şer olmaları bizim algımıza göredir. Bediüzzaman’ın, “bazen felâketten saadet çıkar.” 14 Sözünde de görüldüğü üzere, eğer sabreder ve isyan etmez isek, çarelerine bakar ve gereğini yaparsak, musîbet ve hastalıkların neticesi–inşallah- hayır olacaktır.

“O her şeyi en güzel şekilde yattı.” Secde Sûresi: 7

Hayır ve Şer Allah’ın Elindedir

Hayır da, şer de Allah’ın elindedir.

Allah hayır yapar, hayır olur. Şer yapar. O da hayır olur.

Hadiselerin akışı Allah’ın kontrolündedir. Mülk O’nundur. Bizim değildir. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Dilediği gibi hadiseleri yaratır ve yönetir. Bize soracak değildir. Her yaptığı haktır ve hayırdır.

Kimseye hesap vermez. Kimse de O’na hesap sormaz, soramaz.

Ama her yaptığı hayra çıkar.

Biz bu yüzden hoşumuza gitmeyen tecelliler karşısında O’nun iradesine teslim olur, “vardır bir hayırlısı!” deriz, “hayırlısı olsun!” deriz, O’nun elindeki hayra teslim oluruz, O’ndan memnun oluruz ve razı oluruz.

Dolayısıyla başımıza ne gelse hayır bekleriz, hayır umarız, hayır buluruz. Başımıza musibet de gelse, hastalık da gelse, Covid-19 da gelse, koronanın başka bir türü de gelse, tedbiri almış olmak şartıyla, bize düşen bundan hayır beklemek, hayır bulmaktır.

Yüce Allah’ın bizim hakkımızda kötülük istemeyeceğini, verdiği emirlerin mutlaka hayır olduğuna inanırız. Bu bizim Yüce Mevlamız hakkındaki hüsn-ü zannımızdır. Çünkü biz O’na inanmışız.

Bir musîbet, bin nasihattan hayırlıdır. (Türk Atasözü)

Hayır da, Şer de Bizim İçindir

Allah şer yaratmakla bize kötülük yapmış olmuyor, bizi imtihan ediyor. Bizi imtihan etmekle bizi tuzağa düşürmüş olmuyor. Başımıza hastalık vermekle zayıf yönlerimizden bizi yıkmış olmuyor.

OKU:  Bediüzzaman neden hacca gitmedi?

Bize olan rahmetini ve mağfiretini böyle tamamlıyor.

Bize olan rahmetini ve mağfiretini tamamlamakla ademden, yokluktan, karanlıklardan, ateşten, Cehennem’den, kahrından, azabından, gazabından, celalinden bizi koruyor, bizi himaye ediyor.

Bizi himaye etmekle, bizi sevgisine ve rızasına mazhar kılıyor ve bizi Cennetine davet ediyor. Bizi Cennetine davet etmekle, bizi rü’yetine ulaştırmak istiyor, bizi Cemaliyle buluşturmak istiyor.

Bizi rü’yetine ulaştırmakla ve bizi Cemaliyle buluşturmakla, bizi saadete gark ediyor.

Bunca güzel neticelere ulaşmak için hayrı yaşamamız gerektiği gibi, şerri görmemiz ve tatmamız da gerekiyor. Hayra göre pozisyonumuzu almamız gerektiği gibi, şerre göre de duruşumuzu göstermemiz gerekiyor.

Bunca güzel neticelere ulaşmak için, hayrı görüp Allah’a şükretmek, şerri görüp şerden Allah’a sığınmak önemli adımlar teşkil ediyor. Allah’a sığınmak gibi bir muhteşem hayır, şer gibi bir küçük parazite bağlanmış! Bu parazitin, bu virüsün verdiği hasara sabrettiğimizde imtihanı başarmış oluyoruz.

Azıcık sabır ve muhteşem bir netice!

(Yanlış anlaşılmasın: Virüsün hasar vermesini istiyor değiliz. Buna karşı tedbir almanın da sünnet olduğunu söylüyoruz. Fakat bir kere bir hasar söz konusu olmuş ise, yine tedavisine baktırmakla beraber, ağrısına ve elemine sabretmenin faziletinden bahsediyoruz.)

Düşünebiliyor musunuz, Hazret-i Hüseyin Efendimiz (a) gibi ak pak bir Peygamber torunu, elli dört yaş gibi genç denecek bir yaşta, son nefesinde nasıl feci ve ciğerleri sızlatan şer bir muameleye tabi tutulmuştur?

Sahneye dünyadan bakıyorsunuz, böyle feci bir ölümü ne Hazret-i Hüseyin’e, ne genç İslâm ümmetine yakıştırmıyorsunuz. Ama sahneye hakikat penceresinden bakıyorsunuz… Hazret-i Hüseyin’in (ra) bu şehadetle fevkalâde yüksek bir makama ulaştığını görüyorsunuz.

Bir Peygamber torunu olan Bediüzzaman der ki:

“Kader noktasından bakıldığı vakit, Hazret-i Hüseyin ve akrabasına, o facia sebebiyle hasıl olan netâic-i uhreviye ve saltanat-ı ruhaniye ve terakkiyât-ı mâneviye o kadar kıymettardır ki, o facia ile çektikleri zahmet gayet kolay ve ucuz düşer. Nasıl ki bir nefer, bir saat işkence altında şehid edilse, öyle bir mertebeyi bulur ki, on sene başkası çalışsa ancak o mertebeyi bulur. Eğer o nefer şehid olduktan sonra ona sorulabilse, “Az bir şeyle pek çok şeyler kazandım” diyecektir.” 15

Az bir şeyle pek çok şey kazanmanın yolu bize de açıktır. Sevmediğimiz şerler var ya… Hastalıklar, musîbetler, gamlar, kederler, sıkıntılar… Bunların hepsi bizi terfi ettirmek için, bizi mutlak hayra ulaştırmak için başımıza gelir. Bize az bir şeyle pek çok makam ve mertebe kazandırmak için gelir.

Biz yine de sabır dileyelim ve sizlere sağlık ve afiyet dileyelim.

“Şehid olduktan sonra ona sorulabilse, “Az bir şeyle pek çok şeyler kazandım” diyecektir.” Bediüzzaman Said Nursî

Şerden Hayır Çıkar mı?

Sanmayın ki, şerden şer çıkar. Hayır! Çünkü Allah iyidir. Allah kötü değildir. Şerden şer çıkmaz! Şerden hayır çıkar! Matematikte bir kural vardır. Eksi ile eksinin çarpımı artıdır, pozitiftir.

Biz bunu şöyle okuyalım: Şer ile dünyanın çarpımı bizi pozitif bir neticeye, yani mutlak hayra ulaştırır. Çünkü ikisi de eksidir.

Yani dünyadasınız değil mi? Başınıza bir şer geldi mi, korkmayın, hatta şükredin! Neticesi muhakkak hayra çıkacaktır. Cenab-ı Allah size hayır diliyordur. Cenab-ı Allah sizi dünyanın gam ve derdinden, ahiretin azabından ve acısından kurtaracak demektir.

Sizi Cennetine ve ebedî saadetine alacak demektir.

Size ebedî yar olacak demektir.

 

Sizi ebedî sevecek demektir.

Bir bebek görseniz ve ona içiniz kaynasa… Ne yaparsınız? Onu nasıl seversiniz?

Ona bir kuru öpücük mü verirsiniz, yoksa minnoş yanaklarından sıkar ve neredeyse ağlatır mısınız?

Onu ağlatırsınız! Çünkü içinizdeki akan sevgi sizi ancak böyle keser!

İşte şerlere böyle bakalım!

Cenab-ı Allah bizi seviyor. Bunda hiç şüphe yoktur! Bize iyilik yapmak istiyor! Bunda da asla şüphe yoktur! Bize iyiliğini arttırmak istiyor! Bunda da zerre kadar şüphe yoktur!

Eğer şer fazla üzerimize gelirse, bizi fazla üzerse, demektir ki, bizi hayal dahi edemeyeceğimiz mertebelere çıkarmak istiyor. Bunda da şüphe yoktur.

Çünkü O Mutlak iyiliktir. O’ndan kötülük gelmez.

Biz yine de fazla ağır gelen şer ve belâlardan, hastalık ve musîbetlerden Allah’a sığınalım, Allah’tan yardım isteyelim, inayetini isteyelim, rahmetini bekleyelim. Şifasını dileyelim.

Elimizden gelen bir kurtuluş çaresi, bir korunma çaresi, bir tedbir varsa bakalım. Sakıncası yoktur.

Ama ne olursunuz; Allah’a küsmeyelim.

O bizim için aklımıza hayalimize gelmeyen bir hayır ve iyilik dilediği için, bize sevgisi dolayısıyla bizi incitiyor. O’nu daha çok sevelim ve daha çok şükredelim.

“Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyeceklerdir.” 16 Yunus Sûresi: 62

Kaderin ikazları hep devam eder

İnsanoğlu olarak bizim yanlışımız, kusurumuz, hatamız, günahımız eksik olmaz. Ancak bazen günahımız boyumuzu aştığında, yanlışımız haddimizden taştığında İlâhî Kader’in ikazları da eksik olmaz. Olmamıştır.

Celâl Dilinin Kelimeleri

Biz insanoğlunun zulmü, isyanı, günahı, hatası bitecek mi? Maalesef bitmiyor ve gazap tokatlarına hep maruz kalıyoruz.

Biz inançlı insanlarız. Rüzgârın sert esmesini gazaptan sayar ve kendi halimize bakarız. Şiddetli yaz sıcağını “min feyhi Cehennem” (Cehennemden bir nefes)17 sayarız ve ibret alırız. Hatamızı görmeye çalışırız.

“Git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor, “Ne diyorsunuz?” de; elbette, “Yâ Celîl, yâ Celîl, yâ Azîz, yâ Cebbâr” dediklerini işiteceksin.” 18 “Semâyı dinle; nasıl “Yâ Celîl-i Zülcemâl” diyor.” 19

Allah’ın celâlini, gazabını, bizi şiddetlice uyarmak istediğini hadiselerin akışından fark ederiz. Başımızda dönen salgınları ve hastalıkları da böyle yorumlarız. Allah’ın bizimle celâl ve gazap diliyle konuştuğunu idrak ederiz. Ve bir kusurumuz olduğunu fark ederiz.

Hastalıkların, celâl dilinin kelimeleri olduğunu anlarız.

Ancak bu yorum bizi ürkütmesin. Kusurumuzu, isyanımızı, günahımızı fark ettiğimiz an, artık işimiz kolaydır. Gelen belâyı rahmete vesile sayar, tövbe ederiz. Tövbe ettiğimizde, sabunun elimizin korona virüsünü temizlediği gibi, günahımızın dökülüp gittiğini görürüz.

Allah’tan ki, bu tokatlar gazap olarak gelse de, bize günahsızlığa dönüş startı veriyor, bize rahmetin kapısını açıyor, mağfireti bize yakın ediyor, bize Allah’ın has kulu olma fırsatını sunuyor.

O halde bu belâyı bir start düğmesi sayalım.

Evet, güzel günler için geri sayım başlamıştır. Adına hastalık denen bu geri sayımı olumsuz bir durum saymayalım; bilâkis bunu fırsat bilelim, bunu avantaja çevirelim. Sabırla, sükûnetle karşılayalım.

Arkası inşallah güzel gelecektir.

Şifa da gelse, rahmet de gelse inşallah güzel olacaktır.

“Sonunda zulümlerini sürdürürlerken onları tûfan yakaladı.” Ankebut Sûresi: 14

Kaderin İkazları Eski Kavimlere de Geldi

İnsanoğlu olarak bizim yanlışımız, kusurumuz, hatamız, günahımız eksik olmaz. Ancak bazen günahımız boyumuzu aştığında, yanlışımız haddimizden taştığında İlâhî Kader’in ikazları da eksik olmaz. Olmamıştır.

Nuh kavminin başına gelen tufan ve kavmin neredeyse topyekûn helâk olması, Nuh kavminin Hazret-i Nuh’u (as) dinlememesi, taşkınlıklarından vazgeçmemesi, fakirleri itip kakmaları, edepsizlikte ileri gitmeleri, şükürden uzak bir hayat yaşamaları ve dünya lezzetlerine çok düşkün olmaları üzerine vaki olmuştur.

Kur’ân, “Vaktiyle biz Nûh’u kendi kavmine resul olarak göndermiştik. Nûh, bin yıldan elli yıl az bir süreyle onların arasında kaldı. Sonunda zulümlerini sürdürürlerken onları tûfan yakaladı.” 20 buyurdu.

İbrahim Aleyhisselâm’ın vazife yaptığı Nemrut kavminin toz bulutları halinde sivrisinek salgınıyla helâk olması, ateşe tapmaktan vazgeçmemeleri, küfür içinde yüzmeleri, yıldıza ve putlara tapmaları, Hazret-i İbrahim’e (as) tuzak kurmaları üzerine gerçekleşmiştir. Kur’ân, “O’na tuzak kurmak istediler. Fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık.” 21 buyurdu.

Hud Aleyhisselâm’ın vazife yaptığı Ad kavmi de cezalandırıldı. Çünkü onlar dünya saltanatına gark oldular, şehirleri ve yerleşim yerleri fitne ve fesat yuvası haline soktular, güçsüzleri ve kimsesizleri ezdiler ve bundan zevk aldılar, zalim ve gaddarlıkları haddi aşmıştı. Şiddetli kuraklık ve kasıp kavuran rüzgâr onları helâk etti.

Hud Aleyhisselâm öğüt verdikçe onunla alay ettiler, “Sen öğüt versen de vermesen de bizce birdir.” 22 dediler.

İpuwer Papirüsünün Yazdıkları

Musa Aleyhisselâm’ın uyarıcı olduğu Firavun kavmi de cezalandırıldı. Çünkü onlar mazlum halkları eziyorlar, kibir ve gururla İlahlık iddiasında bulunuyorlar, putlara tapıyorlardı. Musa Aleyhissselâmı dinlemediler. Şiddetli ve taşkınlar yapan, ekinleri ve hayvanları telef eden yağmurla, evlere ve elbiselerinin ceplerine kadar ulaşan çekirge sürüleri ile, ekinleri yiyip bitiren haşerat musîbeti ile, yerleri yurtları dolduran kurbağa salgını ile, yiyecekleri, içecekleri, suları, çayları kırmızıya çeviren kan dehşeti ile cezalandırıldılar.

“Her yerde kan vardı. Nehir kan oldu. Dün gördüğüm her şey helâk oldu. Biçilmiş gibi her toprak çırılçıplak! Mısır’ın aşağısı mahvoldu.” (M. Ö. 2000) Ipuwer Papirüsü

 

Kur’ân bu musîbetlerden şöyle bahseder:

“Biz, Firavun ve çevresini belki düşünüp ders alırlar diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.” 23 “O sebeple, kudretimizin yüceliğinin delili olarak, başlarına tufan, sel baskını, çekirge, haşere, kurbağa ve kan gönderdik; buna rağmen gurur ve kibir gösterdiler. Zaten onlar günahta haddi aşmış bir kavim idiler.” 24

Bu musîbetlerden bahseden belgeler de vardır. Mısır’da Orta Krallık devrinden kalan 4000 yıllık Ipuwer papirüsü 19. yüzyılın başında Mısır’da bulunmuştur. Bu papirüs bulunduktan sonra, 1909 yılında Leiden Hollanda Müzesi’ne götürüldü, Gardiner tarafından tercüme edildi. Papirüste Mısır’daki kıtlık, kuraklık gibi felâketler ve Mısır’dan kölelerin kaçışı anlatılmaktadır. Söz konusu papirüsün yazarı İpuwer’in de bu olayların şahidi olduğu anlaşılmaktadır.

Ipuwer papirüslerinden birinin kısa bir tercümesi şöyledir:

“Felâketler bütün memleketi sarmıştı. Her yerde kan vardı. Nehir kan oldu. Dün gördüğüm her şey helâk oldu. Biçilmiş gibi her toprak çırılçıplak! Mısır’ın aşağısı mahvoldu. Bütün saray ıssız kaldı. Sahip olunan her şey; buğday, arpa, kazlar, balıklar… Gerçekten ekin her yerde mahvoldu. Topraklar bütün kargaşaya ve gürültüye rağmen. Dokuz gün boyunca saraydan hiçbir çıkış yoktu. Yukarı Mısır harap olmuştu. Her yerde kan vardı. Ülkede salgın hastalıklar baş gösterdi. Bu gün gerçekten kimse Kuzey’e Byblos’a gidemiyor. Mumyalarımız için ne yapacağız? Altın azalıyor. İnsanlar sudan korkar oldu. Su içtikten sonra bile susadılar. İşte suyumuz! Mutluluğumuz! Yapabileceğimiz ne var? Her şey talan! Şehirler yıkıldı. Yukarı Mısır kurudu. Yerleşim alanları bir dakika içinde alt üst oldu.” 25

Salih Aleyhisselâm’ın vazife yaptığı Semud kavmi de helâk oldu. Zalimdiler, kibirliydiler, küstahtılar, Peygamberlerini dinlemediler. Şiddetli sarsıntı, korkunç ses, dehşetli gök gürültüsü ve öldürücü yıldırımla cezalandırıldılar. “Bunun üzerine onları dayanılmaz bir sarsıntı tuttu da kendi yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. 26 “O zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar.” 27

Ahlâksızlıkta sınır tanımayan Lut kavmi de helâk oldu. Üzerlerine ansızın balçıktan pişirilmiş kat kat taşlar yağdı. Bu kavmin ibret verici görüntüleri helâk kalıntıları günümüze kadar ulaşmıştır.

“Derken, tan yerinin ağarma vaktine girdiklerinde onları (o korkunç ve dayanılmaz) çığlık yakalayıverdi. Anında yurtlarının üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” 28

Bunca geçmiş zamanda cezalandırılmış bunca insanlar ve halklar var.

“Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara Resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.” 29

Zalimlere Tokat, Masumlara Rahmet

Şahıs olarak gazab-ı İlâhîye sebep olan bir günahımız olmayabilir. Bu güzel bir durumdur. Böyleleri için, gelen musîbet, doğrudan müjde demektir ve rahmete sebeptir.

 

Masumun başına ne gelse, rahmetin habercisidir. Biraz sabrı zor olsa da, hem dünyada, hem ahirette bu musîbet sebebiyle kendisi rahmete, huzura ve saadete kavuşur.

Fakat dünyada İlâhî gazabı celp eden çok kötülükler de var. Çok zulümler yapılıyor. Ve bu zulümlere maalesef dur diyen olmuyor, olamıyor. Sessiz milyonlar, maalesef yüreklerindeki çığlıkları dünyaya işittiremiyor. Zalimler satranç oyunlarıyla masumları, mazlumları çok eziyorlar. Güç vahşî zalimlerin elinde bulunuyor. İnsanlar da ses çıkarmayınca ve çaresiz kalınca, iş kadere kalıyor.

Kader hafiften bir uyarı butonuna basmış gibidir. Ders alan olursa ne âlâ!

Ana toprağını terk edip anasıyla birlikte zalimlerin elinden kaçarken denizde boğulup kıyıya vuran Aylan bebek neyi anlatıyor?

Bombanın, kanın, tozun, taşın, toprağın içinden sıyrılıp, kan revan içinde, ağlayarak, “Ben bunları Allah’a şikâyet edeceğim” diyen Suriye’li çocuk neyi haber veriyor?

Zulmün çocuklara kadar, masumlara kadar, günahsızlara kadar indiğini değil mi?

Ellerini yüzüne kapatan Uygurlunun, gözlerini silerek, “Zulüm gören dünyada hiçbir mahlûk ve insan görmedim. Hatta bizden de horlanmış ezilmiş bir hayvan bile göremedim. Vahşi hayvanları da onu esirgeyen, onu himaye eden teşkilâtlar var. Adam yiyen timsahları bile himaye eden teşkilâtlar var. Biz insan olarak dünyaya gelmiş Uygurlar’ın sesini neden hiç kimse duymuyor?” çığlıklarını insanlar duymuyorsa, Yüce Yaratıcı duymaz mı?

“Babamın Doğu Türkistan’da zindanda olduğunu öğrendim. Bir ay içinde gelse iyi olurdu. Çünkü annem çok üzülüyor, çok ağlıyor. Annem ağlayınca benim yüreğim ağrıyor. Allah zindandaki babamı görüyor, beni de duyuyor. Bize yardım edin, babamı kurtarın..!” diyen Kazak Türk’ünün sesini kimse duymazsa, Allah duyuyor.

‘’Canımın nasıl yandığını kelimelerle anlatamam!” “Allah’ım mazlumların sesini duy! Rabbim Senden başka yardım alacak kimsem yok.” “Birçok Müslüman ülke var; içlerinden bizim için seslerini yükseltecek hiç kimse yok mu?” diye çaresizce ağlayan Arakanlı anne bu feryatlarını kime duyuruyor?

“Ne halde olduğumuzu, ne yaşadığımızı sadece Allah biliyor. Çocuğuma çare bulamıyorum. Tek dayanağımız, tek güvencemiz Allah!” diye haykıran Yemenli anne kime sesleniyor?

Nice bebeklerin çığlıkları, nice çocukların hıçkırıkları, nice annelerin gözyaşları, nice masumların çaresiz ve sessiz çırpınışları Arş-ı Âlâ’da yankılanmıştır.

Bunlar yer kürenin taşıyabileceği yükler değildir.

Suçsuz değiliz. Kur’ân, “Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara Resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.” 29 diyerek afetlerden ders almamız gerektiğini hatırlatıyor.

Demek, insanların zulmü ve kötülükleri susturmakta âciz kaldıkları zamanlarda devreye kader giriyor. Zalimlere tokat indiriyor, masumlara rahmet yağdırıyor.

 

Böyle umumî tokatlardan zalimin de, mazlumun da hissesi olması imtihan sırrının bir gereğidir. Ama hiç endişe edilmesin; bundan masumun istihkakı rahmettir, keremdir, lütuftur.

“Allah sabredenlerle beraberdir.”Bakara Sûresi: 153

Virüs bizi nasıl ikaz ediyor?

Şerden Ders Almak

Rabbim başa şer vermesin ve sizlerden uzak eylesin. Âmin. Duâmız böyledir.

Ama Allah başa verdiğinde ne yapacağız? Allah’a mı küseceğiz? İnsanlara mı darılacağız? Bilim kuruluna mı yükleneceğiz? Doktorumuza mı kızacağız?

Hayır, hayır!

Kimseye küsmeyeceğiz. Şerler bize ders vermelidir. Biz akıllı insanlarız. Kaç yönden ders çıkarırız.

1- Şerler bize sabrı öğretir. Sabrın okulu yoktur. Sabrın okulu hayatın ta kendisidir. Ve sabır bir elimiz yağda, bir elimiz balda öğrenilmez. Sabrı öğrenmek için şerre ihtiyacımız vardır. Sabrı öğrendiğimizde ve başardığımızda ne mi olacak?

İşte Allah’ın müjdesi:

“Allah sabredenlerle beraberdir.” 30 “Sabredenlere müjdele!” 31

Bize Allah ile beraberlik şansı veren sabır ahlâkını öğrenmemizi sağlayan şer’den şikâyetçi değil, memnun olmalıyız. Fazla ağır gelse yine Allah’tan yardım istemeliyiz.

Allah’tan ki sabrımızı aşan bir musîbeti Allah başımıza vermiyor. Her musîbet bizim sabır skalamız çerçevesinde gelir. Kovid-19 da böyledir, başka hastalıklar da böyledir.

Büyük musîbetler, büyük adamların yetiştiği okuldur.

Napoleon Bonaparte

2- Kovid-19 sarsıcı ve hırslı bir virüs olması itibariyle yüzde iki de olsa ölüm getirmektedir. Ölümü gündemimize sokması önemlidir. Yoksa, biz şu fani dünyayı baki zannedecek, ölümü hatıra getirmeyecek ve ebedî ahireti yok saymaya e gaflet içinde olmaya devam edecektik. Bu virüs bize, hepimize, “Lâyemut değilsin, başıboş değilsin, bir vazifen var. Gururu bırak, seni Yaratanı düşün, kabre gideceğini bil, öyle hazırlan.” 32 diye aldatmaz biçimde nasihat etmiştir.

3- Bilmediklerimizi öğretir. Kovid-19 gibi bilinmeyen bir virüs ortaya çıktığı günden beri bilim dünyamız uykusuz geceliyor. Bir çaresi var mı, bir aşısı var mı, bütün bildiklerinin üzerine yeni bilgiler eklemeye, bilmediklerini öğrenmeye çalışıyorlar. Bir gramın milyonda birinden de küçük bir virüs, bilim dünyasına daha çok ders vereceğe benziyor.

“Tevekkül, esbâbı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, esbâbı dest-i kudretin perdesi bilip riâyet ederek; esbâba teşebbüs ise, bir nevi duâ-i fiilî telâkkî ederek; müsebbebâtı yalnız Cenâb-ı Hak’tan istemek ve neticeleri O’ndan bilmek ve O’na minnettar olmaktan ibârettir.” Bediüzzaman Said Nursî

Şerre Karşı Tedbir Almak

Bu Kovid-19 bir şer ise ki, öyledir. Bu şerre karşı tedbir almak Kur’ân ahlâkına ve Tevhid inancına ters düşmez.

Anlatılır ki, İmam-ı Azam Ebu Hanife bir gün yolda kocaman boynuzları olan bir öküz görmüş ve yolunu değiştirmiş.

“Koca imam öküzden korkar mı?” demişler. İmam demiş ki:

“Neden korkmayayım? Onun boynuzları varsa, benim de aklım vardır!”

Evet, Kovid-19’un çok sinsi ve hızlı bulaş özellikleri varsa, bizim de aklımız vardır. Onu kendimize bulaştırmamak için maske, mesafe, temizlik dâhil elimizden ne geliyorsa yapmalıyız.

Bunu yaparken de Kovid-19’un bir görünmez virüs olduğunu, Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremeyeceğini, iplerinin doğrudan Allah’ın elinde olduğunu, eğer bize saldıracaksa Allah’ın bilgisi ve emri dâhilinde saldıracağını, yoksa bize el uzatamayacağını bilerek yapmalıyız.

Ancak bu bilgilerle biz Kovid-19 virüsüne karşı küstahça “haydi bakalım! Gel de görelim! Geleceğin varsa göreceğin de var!” der gibi bir umursamazlık içinde olamayız. O gelmesin. Ona karşı meydan okumayalım. O geldiği yeri viraneye çeviriyor.

Umursamaz tavrımız, tedbirsiz davranışlarımız farkında olmadan duâya geçebilir. Yani farkında olmadan Kovid-19’u dâvet etmiş olabiliriz. Kendimizi korumadığımızdan, Cenab-ı Allah Kovid-19’un ipini serbest bırakmış olabilir. Kovid-19 da kapımızı çalmış olabilir.

Demek tedbir almak Allah’ın adetine de uygundur.

Yel değirmeni ile savaşılır mı? Yel değirmeni ile savaşan, kendini yüz metre havaya savrulup atılmış bulur.

Bediüzzaman der ki: “Tevekkül, esbâbı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, esbâbı dest-i kudretin perdesi bilip riâyet ederek; esbâba teşebbüs ise, bir nevi duâ-i fiilî telâkkî ederek; müsebbebâtı yalnız Cenâb-ı Hak’tan istemek ve neticeleri O’ndan bilmek ve O’na minnettar olmaktan ibârettir.” 33

Tedbir esbaptan biridir ve ibadetin de, tevekkülün de bir parçasıdır. Öyleyse biz tedbirimizi alalım, takdiri Allah’a bırakalım.

“Hastalığın hafifleşmesini istersen, merak etmemeye çalış. Yani, hastalığın faydalarını, sevabını ve çabuk geçeceğini düşün, merakı kaldır, hastalığın kökünü kes!” Bediüzzaman Said Nursî

Şerden Allah’a Sığınmak

Şer olan musîbet ve hastalıklar mademki incitiyor, üzüyor, ağlatıyor. O halde şerden ve musîbetlerden, hastalık ve salgınlardan Allah’a sığınalım. Allah’ın gücü her şeye yeter.

Biz Allah’a sığındığımızda bizi virüslerin de, bakterilerin de, mikropların da saldırılarından korur.

Ancak Allah’a sığınmak tedbiri atlamak demek değildir. Bilâkis tedbiri tevekkülün ve Allah’a sığınmanın bir vesilesi saymak ve başvurmaktır.

Allah’a sığınmak bizi gereksiz panikten, evhamdan, meraktan kurtarır. Çünkü hiçbir şeyin Allah’ın kontrolü dışında olmadığı inancı bize huzur vermeye yeter. Bu inanç ne tedbir almaya engeldir, ne tedbir almak bu inanca zarar verir. Şu gerçektir ki merak hastalığı ikileştirir. Virüs yoksa bile var zannettirir.

Bediüzzaman der ki:

“Sen hastalığın ağırlığından merak ediyorsun. O merakın senin hastalığını ağırlaştırır. Hastalığın hafifleşmesini istersen, merak etmemeye çalış. Yani, hastalığın faydalarını, sevabını ve çabuk geçeceğini düşün, merakı kaldır, hastalığın kökünü kes. Evet, merak hastalığı ikileştirir. Maddî hastalığın altında, merak ile mânevî bir hastalığı kalbine verir; maddî hastalık ona dayanır, devam eder.” 34

Allah’ın takdirinden ötesi var mı? Allah’ın takdir etmediği bir şeyin sana gelmesi mümkün mü? Hayır, hayır! Öyleyse, Allah’ın hükmüne teslim olarak, Allah’ın iradesinden razı olarak, hastalığın hikmetini düşünerek o merakı gider! Göreceksin ki hastalığın mühim bir kökü kesilecektir! Hastalık hafifleşecektir. Hastalığın onda dokuzu gidecektir.

OKU:  İşârât-ı Gaybiye

Mübalâğalı merak ve evham, hastalığı arttırdığı gibi, Allah’a sığınma inancımıza da zarar verir. Allah’ın hikmetini itham, Allah’ın rahmetini tenkit ve rahmetten şikâyet hükmüne geçer. Aksi maksadıyla tokat yemesine ve hastalığa yakalanmasına sebep olur.

Unutmayalım şükür nimeti arttırdığı gibi, şikâyet de hastalığı ve musîbeti arttırır.

Zaten ifrat derecesindeki merak da, evham da, panik de başlı başına bir hastalıktır. İlâcı ise hastalığın hikmetini bilmektir. Hastalığın ve virüslerin hikmetini bilen ve Allah’a tevekkül eden bir kişi “eyvah!” yerine “her halimde Allah’a hamd olsun” der. Ve ruhu şifa bulur.

“Ey musîbet! Eğer O’nun izin ve rızasıyla geldinse, merhaba, safâ geldin!” Bediüzzaman Said Nursî

Korona ile nasıl bir sınavdan geçiyoruz?

Şer başına buyruk değildir

Hiçbir şey kendi başına buyruk değildir. Her şeyin dizgini Allah’ın elindedir. Zerrelerden, virüslerden kürelere kadar ne varsa, Allah’ın izniyle, emriyle, iradesiyle, kudretiyle meydana çıkar ve hareket eder.

Virüsler, mikroplar, bakteriler ve bizi hasta eden zerreler ve musibetler, tesadüfen meydana çıkmazlar, bizi gözü yumuk seçmezler, bize rastgele saldırmazlar; tamamen ve bizden daha itaatkâr biçimde Allah’ın izniyle, emriyle, iradesiyle, kudretiyle bizi tercih ederler ve bize gelirler.

Bizim başına buyruk yaşadığımız kadar, onlar başına buyruk yaşamazlar. Emri alırlar, itirazsız ve hedeften şaşmadan gelirler. Bize onlara “hoş geldin!” demek düşer. Ona küsmek veya ondan korkmak yerine, ona şöyle hitap edersek rahatlarız.

“Ey musîbet! Eğer O’nun izin ve rızasıyla geldinse, merhaba, safâ geldin. Çünkü elbette bir vakit O’na döneceğiz ve O’nun huzuruna gideceğiz ve O’na müştâkız. Madem her halde bir zaman bizi hayatın tekâlifinden âzâd edecektir. Haydi, ey musîbet, o terhis ve o âzâd etmek senin elinle olsun, razıyım. Eğer benim emanet muhafazasında ve vazifeperverliğimi tecrübe suretinde sana emir ve irade etmiş, fakat sana teslim olmaklığıma izin ve rızası olmazsa, benim takatim yettikçe, emin olmayana, Malikimin emanetini teslim etmem” 35

Allah senin muhtaç olduğun her rızkı sana nasıl gönderiyorsa, bu zerreleri, bu virüsleri sana gönderen de O’dur. Senin aldığın tedbir o nedenle işe yaramadı. O nedenle korkun da işe yaramadı. Sen tedbirinle sadece sana düşeni yaptın. Sana düşeni yapmak senin vazifendi. Daha ötesini de yapamazdın. Yapmaya güç yetiremezdin.

Bu virüsü, bu zerreyi ve netice olarak bu musîbeti seni seçerek ve aldığın tedbiri de geçersiz kılarak sana gönderdiğine göre, Allah seni özel seviyor, bu şer eliyle senin dereceni yükseltmek istiyor, senin günahını bağışlamak istiyor ve seni has kulları arasına almak istiyor.

Hiç endişe etme!

Bu Kovid-19 senin için bir talih kuşudur!

Bu şer sana hayır getirecektir! Bu şer sana iyi olacaktır!

Bu şer sana şunu söylüyor: “Senin vücudun taştan, demirden değildir. Belki daima ayrılmaya müsait muhtelif maddelerden terkip edilmiştir. Gururu bırak, aczini anla. Mâlikini tanı, vazifeni bil, dünyaya niçin geldiğini öğren.” 36

Malik’ini tanı; bak, dünyan değişecek!

Bu şerrin sana manevî ibadet kazandırdığını fark et, yüksek sevabını düşün, başka şeyle ulaşamadığın mükâfatına ulaşmaya bak! Sana uzanan İlâhî eli tut!

Ve bu şerden zevk almaya çalış!

Başka fırsatların olmayabilir. Hayat kısadır. Ahiret hayatı ise uzundur ve sonsuzdur. “Eğer perde açılsa, tevahhuş ve nefret ettiğin hastalık perdesi arkasında sevimli, güzel manaları bulursun.” Bediüzzaman Said Nursî

Eğer Perde Açılsa

Sana yaklaşan, seni hasta eden ve senin korktuğun bu Kovid-19, bir Kovid-metredir. Bu Kovid-metre ile Yüce Yaratıcı, Kovid penceresinden, senin musîbete karşı direncini, sabrını, teslimiyetini, tedbir ile tevhid arasındaki dengeyi koruyup korumadığını, inancını, dirayetini ölçüyor.

İmtihandasın. Sakın, sorulara lâkayt kalma! Sorular seni terfi ettirmek için soruldu. Bak, böyle sorularda Peygamberler nasıl davranmışlar. Sabır kahramanı Hazret-i Eyyüp Aleyhisselâm vücudundaki yara bere için yıllarca nasıl sabretti? Yarası büyük olduğu halde, ağrısı çok olduğu halde, bir defa olsun Allah’a sitem etmedi? Bir defa olsun kendisine hizmet eden şefkatli ailesine kızmadı.

Sen de Allah’a sitem etme! Sen de sevdiklerine kızma!

Bir terzi farz edelim. Ücretli bir model üstünde güzel bir elbisenin provasını yapacak. Elbiseyi modele giydiriyor. Modeli oturtuyor, kaldırıyor. Elbiseyi uzatıyor kısaltıyor.

Modelin, “Bana zahmet veriyorsun, eğilip kalkmakla verdiğin vaziyetten bana sıkıntı veriyorsun.” demeye hakkı var mı? 37

İşte Yüce Allah bizdeki sanatını bu şer ölçeğiyle ölçüyor ve bize hissettiriyor. Muhtelif isimlerinin cilvelerini bu şer ölçeğiyle gösteriyor.

Meselâ şifa Şafi isminden, rızıklar Rezzak isminden, sevgi Rahman isminden, şefkat Rahim isminden, ilim Âlim isminden geliyor. Rezzak ismini hissetmemiz için aç olmamız lâzımdır. Açlığımızın şiddeti derecesinde Rezzak ismini daha bir içten hissederiz. Şafî ismini hissetmemiz için hasta olmamız lâzımdır. Ve hastalığımızın şiddeti ölçüsünde Şafi ismini ve verdiği şifayı daha etkin hissederiz.

Rahman isminin sevgisini, Rahim isminin şefkatini hastalığımızda çok daha yakından tadarız. Yüce Mevlâ’mızın merhametini ve şefkatini üstümüzde hissederiz. Sevdiklerimiz ve yakınlarımız bize her zamankinden daha fazla sevgi ve şefkat gösterirler. Masumiyetimizle birden gözlerine girmeye, onlar tarafından daha bir canla sevilmeye başlarız. Elem ve acımız çok hafifler. Keza şerler, elem ve acısı üzerinde gösterdiğimiz sabırla bizi Sabûr ismine ulaştırırlar. Sabûr ismine ulaşmanın şerden daha etkili yolu yoktur. Sabûr ismine ulaşan kimseler ebedî mükâfat ve mutluluk ile müjdelenirler. 38

Bu Kovid-19 sürecinde insan olarak bilimdeki eksiklerimizi de görmüş olduk. Bilimin ilahlaştırılacak değil, bilmediklerimizi öğrenerek yürünecek bir yol olduğunu gördük. Kovid-19 bilim dünyasına çok yeni bilgiler öğretti. Âlim isminin cilvesini böylece hayatımızın içinde hissettik.

Bu şer bize öyle güzel nimetlere kapı açtı ki, eğer perde açılsa korktuğumuz ve dehşet aldığımız yüzey arkasında çok sevimli ve güzel manaları bulacağız. 39 “Senin başındaki şimdilik bu muvakkat hastalığın neticesi ve içyüzündeki sevabı düşün. “Bu da geçer, yâ Hû” de, şekvâ yerinde şükret.”

Bediüzzaman Said Nursi

“Bu da geçer, yâ Hû” De!

Kovid-19’a yakalandın. Herkes de seni çok büyük evhamlara soktu. Sanki hastalık onlara gelmeyecek!

Ama olsun!

Sen akıllısın. Hastalığa teslim olma! Kendini bırakma! Dinç ve dirayetli ol! Metin ve dayanıklı ol! Sabırlı ol, sıhhat bul! İnançlı ol ve hastalığı yen!

Düşün; neler geçmemiş ki? Nice darlıklar gelmiş ki, geldiği zaman, insanı sıkıntıya sokmuş, ama geçtiği zaman sanki hiç gelmemiş gibi olmuş, insan yine huzura kavuşmuştur. Şimdi de geldi sen istemeden! Zaten o biz istemeden gelir.

Darlıklar, hastalıklar, zorluklar Allah’tan ki, kalıcı olmuyor. Bir memur gibidir, emir alır, gelir, bizi bir süre üzer; vazifesini bitirince çekip gider. İzi bile kalmaz.

“Bu da geçer ya Hu!” de!

Bu da aynen öyledir. Vazifeyle gelmiştir. Ne kadar da yansan, ne kadar da ağlasan, ne kadar da başını taşlara vursan, olan sana olur! Ona bir şey olmaz. O kalacağı kadar kalır! Fazla kalmaz, az da kalmaz! Sonra gider.

“Bu da geçer ya Hu!” de!

Geçmiş elemli günlerini düşün! Ölümün elinden seni kurtaran kader değil miydi? Allah’a teşekkür etmiş miydin bunun için? Aylarca hasta yattığını, ağrıdan uyuyamadığını ne çabuk unuttun! Ama ardından Kerîm olan Allah sana şifa verdi. Ve sen, hiç hastalanmamış gibi oldun.

Şimdi o gözüne uyku girmeyen eski günleri düşündükçe “Elhamdülillah, şükür!” diyorsun ya… Çünkü o günler geçmiş, ağrılar gitmiş, acılar dinmiş, uykusuzlukların geride kalmış… Elinde sevabı kalmış, hayrı kalmış, kazandığın İlâhî rıza kalmış! Bu kalanlar ahirette bulacakların hayırlardır. Eğer geçmiş günlerin hep haramda, sefahette ve eğlencelerde geçmiş olsaydı, şimdi onları hatırladıkça “nerede o günler?” deyip üzülecektin! Ama senin hamd edeceğin şeyler elinde kalmıştır. Hayırlar, sevaplar, hamdler, ahiretin zahiresi… Bunlar elinde kalmış. Bunlara şükret!

Bu günkü acılarına da sabret! Eskisi nasıl geçti ve sevabını bıraktı gitti ise, bu da geçer ve sevabını bırakır, gider. Çünkü elem geçince lezzet gelir. Musîbet geçince huzur gelir. Hastalık geçince sıhhat gelir.

Bediüzzaman der ki: “Madem bir günlük gayr-ı meşrû lezzet bazen bir sene mânevî elem çektiriyor. Ve muvakkat bir günlük hastalıkla gelen elem, çok günler mânevî lezzet, sevapla beraber, zevâlindeki halâs ve kurtulmaktan gelen mânevî lezzet vardır. Senin başındaki şimdilik bu muvakkat hastalığın neticesi ve içyüzündeki sevabı düşün. “Bu da geçer, yâ Hû” de, şekvâ yerinde şükret.” 40

“Musîbete boyun eğersen, gün gelir musîbet de sana boyun eğer.” Lev Tolstoy

Ağır Hastalık Nasıl Ucuza Düşer?

Evet, itiraf edelim, Kovid-19’da bir acı ve azap vardır. Kadir Mevlâ’m Kovid-19 hastalarına şifalar lütfeylesin. Âmin. Duâmız budur.

Lâkin acı ve azabın şiddeti derecesinde rahmete mazhar olmaları bulunmaz bir talihtir.

Bu, dünyanın her acısında böyledir. Her acının arka yüzü, sabretmek şartıyla, sonsuz rahmettir. Peygamber Efendimiz (asm), “Mü’mine bir diken veya daha da küçük bir şey de isabet etse, Allah onunla Mü’minin derecesini arttırır, günahını bağışlar.” 41 buyurur.

Bediüzzaman, “Musîbet cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddimesidir.” 42 der.

Bu durumda musîbete iki yönlü bakmamız lâzım:

1- Günahımızın bağışlanmasını netice verir. Kabre ve ahirete ulaşmadan günahımızın bağışlanması fevkalâde büyük bir İlâhî lütuftur. Bu durum kabirde ve ahirette bize inşallah huzur getirecektir. Kabirde ve ahirette inşallah azap olmayacak demektir. Bu, güzeldir.

2- Mükâfattan haber verir. Sabrettiğimizde bize Yüce Allah’ın rızasını kazandırır. Bu da eşsiz biçimde güzeldir.

Arif kimseler, dünyada ve ahirette huzur bulmak için şu iki şeyi ihmal etmemişlerdir:

1) Ölümü hayatın en doğru, en şaşırtmaz, en sağlam gerçeği ve nasihatçisi saymışlardır. Dünyanın fani olduğunu, asıl hayatın ahiretteki sonsuz hayat olduğunu bilmişler ve sonsuz hayat için hazırlık yapmışlardır.

2) Nefsin ve kör hissiyatın bizi aldatmaması için çilelerle ve riyazetlerle nefs-i emmarenin öldürülmesine çalışmışlardır.

Bir hastaya bu iki esas kendiliğinden verilmiş oluyor. Ölümü en ciddî gerçek sayması ve nefsin hile ve desiselerinden kurtulması hastalıkla mümkün hale gelmiştir. Artık hastamızı dünya boğamıyor, gaflet gözünü kapayamıyor. Nefsi onu aldatamıyor. Böylece, nefsin belâsından kurtulması da daha kolay hale gelmiş oluyor.

Ve artık imanla, hastalığı veren Yüce Allah’a teslim olmakla ve O’na dayanmakla, bu ağır hastalık denilen şer eliyle az bir zamanda velâyet mertebesi kazanır. Allah katında makbul bir kul olur. Böylece bu ağır hastalık, çok ucuza düşer. 43

“İmandan gelen mânevî sürur ve şifa ve lezzet altında, cüz’î maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.” Bediüzzaman Said Nursî

İster misiniz Hesaplarınız Kapansın?

Mahşere ve hesap gününe iman ediyoruz elhamdülillah. Dünyanın günahlarının nihayet kendisine getirileceği o büyük divan!

İster misiniz o büyük divan gelmeden bütün hesaplarınız kapansın?

Diyelim ki, mahalle bakkalına bir yığın borcunuz var! Utancınızdan bakkalın önünden geçemiyorsunuz. Sonra bir gün mecbur kaldınız, utana sıkıla ekmek almaya girdiniz, tam para verecektiniz ki, bakkal size, “Hayır, olmaz! Borcunuzu birisi fazlasıyla ödedi, defterinizi sildirdi!” demez mi? Ne hissedersiniz? Sevinçten uçmaz mısınız?

İster misiniz bu Kovid-19 hastalığı karşılığında bütün cürümleriniz silinsin, bütün günahlarınız dökülsün?

Emin olun ki, hastalıklar eşsiz bir günah dökücüdür! Hangi hastalık olursa olsun, insana ıztırap ve acı veren şey, bir iğne ucu kadar bile olsa, ahirette rahmetin, mükâfatın ve müjdenin habercisidir.

Peygamber Efendimiz (asm) tam da bunu şöyle ifade ediyor:

“Mü’min kişiye hiçbir yorgunluk, hastalık, kaygı, üzüntü, keder, sıkıntı isabet etmez ki; hatta ayağına batan bir diken bile yoktur ki, onunla günahları silinmesin.” 44

Sabunun koronavirüsü elden temizleyip attığı gibi, hastalıklar da günahları döker. Ermiş ağacı silkelemekle nasıl meyveleri dökülüyorsa; iman sahibi bir hastanın titremesi de öylece günahları döker. 45

Dolayısıyla hastalığına sabredip şikâyet etmeyen, sadece sabrı ve şikâyetsizliğiyle, bu sayılı günlerdeki hastalığı sebebiyle, ebedî ahiret ıztıraplarından kurtulmuş olacak, ebedî hazlara ve ebedî güzel günlere –inşallah- ulaşacaktır. Bu hastalık gaflet perdemizi yırtmakta, aczimizi ve zaafımızı bize göstermekte, ama o aczin ve zaafın penceresiyle Yüce Mevlâ’nın kudretine ve rahmetine bizi ulaştırmaktadır.

Allah’ı tanıyan kimse için üzüntü yoktur, korku yoktur, gam yoktur, keder yoktur, hicran yoktur. Hastalığı sebebiyle ümitsizlik hiç yoktur. “Allah’ı tanıyanın dünyası nurla ve mânevî sürurla doludur; derecesine göre, iman kuvvetiyle hisseder. Bu imandan gelen mânevî sürur ve şifa ve lezzet altında, cüz’î maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.” 46

Kur’ân buyurur ki: “Bilin ki Allah dostlarına asla korku yoktur; onlar üzüntü de çekmeyeceklerdir.” 47

“Senin hastalığın sana dert değil, belki bir nev’î dermandır.” Bediüzzaman Said Nursî

Hastalığın Dermanındır

Eğri oturalım, doğru konuşalım: Bize hep uyarıcılar lâzımdır. Çünkü çok hata yapıyoruz. Peygamberler bu sebeple gelmiş, kitaplar bu sebeple inmiştir.

Ebedî bir memlekete giden kişiler olarak aslında insanın çok fazla hata yapma lüksü yoktur. Çünkü dünyadan gidince telâfisi olmayacaktır.

Varsa yoksa telâfisi ancak, içinde hata da yaptığımız bu dünyada mümkündür. Hem hata, hem telâfi… Evet, bu dünya böyle bir memlekettir. Hatası da telâfisi de içindedir.

Bu dünyadan gidince neticeler âlemini göreceğiz. Ne hata yapma lüksümüz olacak, ne de telâfi etme vaktimiz!

O zaman üzülmeyecek miyiz, hatalarımızı neden dünyada iken döküp bitirmedim diye? Keşke ahirete tövbe etmiş olarak gelseydim diye? Keşke hastalık ve musîbet gibi şeylerle Kadir Mevlâ’m hatalarımın kefaretini alsaydı diye?

İşte bu hastalıkla Kadir Mevlâ’m, hatalarının telâfisini alıyor, bunu günahlarının kefaretine sayıyor. Bununla seni affediyor. Ve seni annenden doğduğun gibi tertemiz hale getiriyor.

Resulullah Efendimiz (asm) şöyle buyurdu: “Taun şüphesiz bir azaptır. Allah dilediği kuluna gönderir. Muhakkak ki, Allah, taunu mü’minler hakkında şehadet vesilesi kılmıştır. Bir yerde taun zuhur eder de orada bulunan bir mü’min, sabrederek, sevap umarak, ‘bu taun yalnız Allah’ın takdir ettiği kimseye isabet eder’, diyerek- bulunduğu şehirde kalırsa, Allah ona şehit sevabı yazar.” 48

Düşünebiliyor musun, şehidin ecri kadar sevap ayağına gelmiş de sen farkında değilsin? Neredeyse reddedeceksin! Olacak şey mi?

Bence bu sevabı kaçırma!

Bu sevap sen isteyince gelmez. “Ha!” Deyince bulunmaz! Bu fırsat senden geçince sana bir daha dönmez! Senin için bu bir altın fırsattır! Şifanı yine iste, tedavine yine git, doktoruna yine başvur! Ona mani yok!

Ama fazla merakınla ve sabırsızlığınla bu sevabı kaçırma!

Merakını sabrına sür! Gereksiz merakı kaldır! Şifan için çalış! Ama rahmet hakkında su-i zan etme! Rahmet, bu hastalığını sana derman kılıyor. Bu bir talih kuşudur!

Hastalığın dermanındır.

Bu sebeple Said Nursî Hazretleri diyor ki: “Senin hastalığın sana dert değil, belki bir nevi dermandır. Çünkü ömür bir sermayedir, gidiyor. Meyvesi bulunmazsa zayi olur. Hem rahat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor. Hastalık, senin o sermayeni büyük kârlarla meyvedar ediyor.” 49

Öte yandan bu hastalık senin kısa ömrünü sevabıyla uzun bir ömür hükmüne getiriyor. Kısa bir ömürde devşiremeyeceğin kadar sevabı sana tahsis ediyor. Bu hastalıkla ölüm gelse, senin ruhunu şehit olarak alıyor.

O halde gam yok! Çünkü rahmet var!

Keder yok! Çünkü Kadir Mevlâ’m seni seviyor ve senin memnun olacağın şeyi yapıyor! Memnun olacağın şeyden ürkme!

“Ey sabırsız hasta! Sabret! Belki şük- ret! Senin bu hastalığın, ömür dakikalarını birer saat ibadet hükmüne getirebilir.” Bediüzzaman Said Nursî

Hastalık güzelliktir

erde hayır vardır. Bunu bilmeyenler şerre isyan ederler. Aslında hayata isyan ederler. Rahmeti itham ederler. Oysa hayata isyan, rahmeti itham hiç kimseye yaramaz. “Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.” 50

Şerde hayır olduğunu bilenler kadere isyan etmezler, Şerre kızmazlar. Hayata küsmezler. Rahmeti itham etmezler. Ancak tedbir alırlar. Tedbirin bizden, takdirin Allah’tan olduğunu bilirler.

Şerde hayır olduğunu bilen, tedbir de alan kimse, buna rağmen şer gelirse, onu rahmetten bilir, Allah’ın takdirinden bilir. Çaresi varsa, çareyi ve şifayı Allah’tan bilerek doktora başvurur. Varsa ilâcını kullanır. İlâcın tesirini de Allah’tan bilir. Bu tam da tevhit inancının hayatiyet kazanmasıdır.

Çünkü bilir ki Allah Rahman’dır, Rahîm’dir. Bütün hayırlı işlere başlarken Rahman ve Rahim bildiği Allah’ı zikreder. Fark eder ki, bütün yavrulara annelerini lütfeden ve annelerinin şefkatiyle yavrulara şefkat eden ve terbiye eden O’dur. Hayat boyu kendisine seveceği insanlar bağışlayan O’dur. Yalnızlık ve kimsesizlik vahşetini akrabalarıyla, sevdikleriyle ve hemcinsleriyle gideren O’dur.

Her baharda yeryüzünü sayısız rahmet cilveleri olarak türlü türlü nimetlerle dolduran O’dur. Ebedî Cennet’i bütün güzellikleriyle bir rahmet cilvesi olarak sana takdim eden O’dur.

O’na imanla bağlansan, O’nu tanıyıp hastalığın masum diliyle, acı ve gözyaşı içinde O’na duâ ve niyaz etsen, hastalık O’nun rahmetini sana yakın eder. Seni O’nun rahmetine ulaştırır. Seni sınırsız ve kayıtsız hayra ulaştırır.

Madem O var ve sana rahmetiyle bakar; her hastalık güzeldir.

Her güzellik senin içindir, her hayır seni ihya eder. 51

 

Dipnotlar:

6- Sözler, s. 105.
7- Secde Sûresi: 7.
8- Sözler, s. 259. 9- Sözler, s. 260.
10- Mektubat, s. 55. 11- Mektubat, s. 55
12- Lem’alar, s 159. 13- Mektubat, s. 56.
14- Eski Said Dönemi Eserleri, Sünûhat, s. 352.
15- Mektubat, s. 70.
16- Yunus Sûresi: 62.
17- Mektûbât, s. 15; Buhari, 1/142, 162.
18- Sözler, s. 372.
19- Sözler, s. 372.
20- Ankebut Sûresi: 14, 15.
21- Enbiya Sûresi: 70.
22- Şuara Sûresi: 136.
23- Araf Sûresi: 130.
24- Araf Sûresi: 133.
25- https://www.ortodokslartoplulugu.org/kutsal-kitap/ipuwer-papirusu/
26- Araf Sûresi: 78.
27- Hud Sûresi: 67.
28- Hicr Sûresi: 73, 74.
29- Tevbe Sûresi, 70.
30- Bakara Sûresi: 153.
31- Bakara Sûresi: 156.
32- Lem’alar, s. 328.
33- Sözler, s. 351.
34- Lem’alar, s. 332, 333.
35- Lem’alar, s. 214. 36- Lem’alar, s. 330.
37- Lem’alar, s. 23, 328.
38- Bakara Sûresi: 155.
39- Lem’alar, s. 328.
40- Lem’alar, s. 329.
41- Müslim, IV, 1991.
42- Eski Said Dönemi Eserleri, Hakikat Çekirdekleri, s. 557.
43- Lem’alar, s. 342, 343.
44- İbn Hibban, VII, 166.
45- Buharî, Merdâ: 1, 2, 13, 16; Müslim, Birr: 45; Dârimî, Rikâk: 57; Müsned, 1:371, 441, 2:303, 335, 3:4, 18, 38, 48, 61, 81.
46- Lem’alar, s. 331.
47- Yunus Sûresi: 62.
48- Buhari, C. 9, H.no: 1418.
49- Lem’alar, s. 327.
50- Mektubat, s. 313.
51- Lem’alar, s. 327.

Benzer konuda makaleler:

image_pdfimage_print

İlk yorumu siz yazın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.


*