Bediüzzaman’ın Mehdi görüşü ve yorumu

Bediüzzaman’ın cevaplamakta zorlandığı sualler

Bediüzzaman 1907 yılında İstanbul’a gittiği zaman ikamet ettiği Şekerci Handaki odasının kapısına şöyle bir ilan asar: “Burada her soruya cevap verilir, ama kimseye soru sorulmaz.” Gerçekten de kendisine sorulan tüm sorulara doğru cevapları verir Üstad. Bu durum, zamanında İstanbul fikir ve düşünce camiasında her kesim tarafından bilinen mühim bir hakikattir. Ömür boyu da devam etmiş bu hal. Yani Üstad hayatı boyunca kendine sorulan suallere doğru cevaplar vermiştir. Ancak bir konu var ki, Üstad bu konu hakkında kendisine tevcih edilen sualleri cevaplamakta zorlanır, güçlük çeker, hatta sıkılır. O da şu: Şahs-i kemalatı, manevi makamı, mahiyet-i velayeti, hakikat mesleğindeki derecatı konusundaki sorular. Bu tür sorular onu hep zorlamıştır. Hatta şahsını Mehdi ile irtibatlandırarak sorulan sualler Üstadı büsbütün sıkıntılandırır. Cevap vermekte tereddüde düşürür. Buradaki sıkıntısı soruların cevabını bilmediğinden değil, aksine çok iyi bilmesine rağmen muhataplarındaki anlayış ve düşünce farklılığından ve bazı hakikatleri imtihan sırı gereğince perdelemek durumunda olmasından kaynaklanır. Talebeleri ve diğer kesimler tarafından kendi şahsına atfedilen Ahir Zaman Mehdisi ile ilgili sorularda bu durum en öncelikli olarak öne çıkar. Bu konuda lahikalarda geçen bir çok mektup vardır. Emirdağ Lahikasında geçen ve diğer mektuplardaki izahları da öz olarak ihtiva eden bir mektup üzerinden bu meseleyi izah etmeye çalışalım. İşte o mezkur mektup ilginç bir soru ile başlıyor:

“Aziz, sıddık kardeşlerim,
Evvelâ: Nurun ehemmiyetli ve çok hayırlı bir şakirdi, çokların namına benden sordu ki: “Nurun hâlis ve ehemmiyetli bir kısım şakirtleri, pek musırrâne olarak, âhir zamanda gelen Âl-i Beytin büyük bir mürşidi seni zannediyorlar ve o kadar çekindiğin halde onlar ısrar ediyorlar. Sen de bu kadar musırrâne onların fikirlerini kabul etmiyorsun, çekiniyorsun. Elbette onların elinde bir hakikat ve kat’î bir hüccet var ve sen de bir hikmet ve hakikate binaen onlara muvafakat etmiyorsun. Bu ise bir tezattır, herhalde hallini istiyoruz.”

Soru bu. Elbette ki soru doğrudan Mehdi ile ilgili. Yani suale göre, yakın talebelerinden bazıları Üstadın Mehdi olduğu fikrine sahipler. Ancak Üstad bu fikre öncelikle itiraz ediyor, kabul etmiyor. Çünkü ciddi çekinceleri var. Üstelik bu mühim soru yakın talebeleri tarafından sorulmasına rağmen, cevaba nazar edecek başka gözlerin de mevcut olduğu muhakkak. Bunlardan öte bu sorunun cevabında Bediüzzaman için diğer bazı ciddi zorluklar ve büyük engeller de göze çarpıyor.

Bediüzzaman Mehdi konusunda neleri ve kimleri dikkate alıyor?

Peki nedir o zorluk ve engeller?

Şöyle sırlamak mümkün:

Birincisi imtihan sırrı: Bu tür suallerde belki de en büyük engel ve zorluk imtihan sırrıdır. Zira verilecek her cevabın bu sırra uygun olması zarureti açıktır.

İkincisi ihlas düsturları: Hayatı boyunca ihlası kendisine en öncelikli bir düstur edinmiş olan Bediüzzaman için, kendi şahsına ve hizmetine ait manevi bir makam konusunda cevap vermek öyle çok da kolay değil elbette.

Üçüncüsü Risale-i Nurun Kuran’ın malı olması: Bu da bir diğer zorluk. Çünkü Üstad Risale-i Nurun bir çok yerinde bu eserlerin doğrudan Kuran’ın malı olduğunu ifade etmekte. Bu da manevi makam konusunda geleneksel düşünceye sahip insanların hemen kolayca anlayabileceği bir durum değil kuşkusuz.

Dördüncüsü Mehdinin şahs-ı manevisi: Ahir zamanda her mesele şahs-ı manevi etrafında cereyan edeceğinden, Mehdi de şahs-ı manevi içinde kuvvet bulacaktır. Bu da maneviyat aleminde yıllarıdır şahsi makam ve mevki sahibi kişilerin varlığı ile dolmuş zihinler için yeni bir durumdur. Anlaşılması da zaman alacak olan fiili bir hadisedir. Yıllardır zihinlerde yerleşmiş olan şahıs merkezli bir hizmet metodundan fikir merkezli bir hizmet metoduna alışmak çok da kolay olmasa gerek.

Beşincisi şevklerini kırmak istemediği talebeleri: Bediüzzaman kendi şahsına bu sorular sorulduğu zaman ve zeminde etrafına din hizmeti yapabilecek çok az sayıda talebe toplamlayabilmiştir. Bu talebelerinden bazıları da onun Mehdi olduğuna inanmaktadır. Üstad ise bunların şevklerini kırmak istemez. İşte bu nedenle bu soruya verilecek cevaba çok daha fazla dikkat edilmelidir.

Altıncısı zihinlerinde garip bir Mehdi inancı olan avami müminler: Bu avami insanlar yıllardır anlatılan menkıbelere göre zihinlerinde çok garip ve acayip bir Mehdi inancı taşımaktadırlar. Mezkur soruya verilecek cevapta bu safi düşünce sahibi insanların da zihinleri nazar-ı dikkate alınmalıdır.

Yedincisi hadisleri yanlış anlayan ve yorumlayan bazı enaniyetli hocalar: Bu tabaka da yine her hal ve faaliyeti harikulade ve sıra dışı olan bir Mehdi beklentisi içinde oldukları için, bazı hakikatlere hemen itiraz edebileceklerinden, yukarıdaki soruya verilecek cevapta bu hocaların ve sofi meşrep kişilerin de düşünceleri dikkate alınmak durumundadır.

Sekizincisi devleti yöneten siyaset ehli: Mehdi meselesi tarihi seyri içinde bazı memleketlerde çeşitli karışıklıklara neden olduğu için, devleti yöneten ehl-i siyaset her hangi bir karışıklık çıkar endişesi ile bu meseleye dikkat kesilmektedir. Bu nedenle bu sorunun cevabı doğrudan onları da ilgilendirmektedir.

Dokuzuncusu ise derin devlet: Ehl-i siyaset bu sorunun cevabına asayiş noktasından bakarken, derin devlet dediğimiz olgu ise tam tersi noktasından hareket ettiği görülmektedir. Zira bu kesim, “Bediüzzaman Mehdiliğini ilan etsin, kargaşa çıksın ve biz de bu Nurcuların tepesine çökelim” gibi fitnekar bir fikre sahiptirler. Bu soruya cevap verilirken bu mühim tuzağa da düşmemek lazım elbette ki.

Nurcuların Mehdi görüşü doğru, ancak yoruma muhtaç

İşte gözüken şekli ile Üstadın bu soruya cevap vermekteki zorluk ve engelleri kısaca bunlar.

Yani özetle, soru Nur Talebeleri tarafından soruluyor. Ancak avami Müslümanlar, enaniyetli hocalar ve sofiler, devletteki ehl-i siyaset ve derin devletin karanlık güçleri de cevaba göz dikip kulak kabartıyorlar. Merakları şu:Acaba Bediüzzaman bu soruya nasıl bir cevap verecek?

Üstad ise bütün bu zor şartları göz önüne alarak cevap vermeye başlıyor:

“Ben de bu zâtın temsil ettiği çok mesaillere cevaben derim ki: O has Nurcuların ellerinde bir hakikat var. Fakat iki cihette bir tâbir ve tevil lâzım.”
Yukarıdaki sualin cevabındaki ilk tabir işte bu. Buradaki muhatap ise öncelikli olarak soruyu soran Nur Talebeleri. Onların elinde bir hakikat olduğu ifade edilerek meselenin toptan reddi yerine, bu meselenin nasıl anlaşılması gereği üzerine izahlar bina edilmekte.

Ahir zaman Mehdisinin üç önemli vazifesi

Devamla, “tâbir ve tevil” nokta-i nazarından Mehdi meselesinin üç önemli safhasından birinci safhasına dikkat çekiliyor:

Birincisi: Çok defa mektuplarımda işaret ettiğim gibi, Mehdi-i Âl-i Resulün temsil ettiği kudsî cemaatinin şahs-ı mânevîsinin üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cemiyeti ve seyyidler cemaati yapacağını rahmet-i İlâhiyeden bekliyoruz. Ve onun üç büyük vazifesi olacak:
Birincisi: Fen ve felsefenin tasallutuyla ve maddiyun ve tabiiyyun tâunu, beşer içine intişar etmesiyle, herşeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır.
Ehl-i imanı dalâletten muhafaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem her şeyi bırakmakla, çok zaman tedkikat ile meşguliyeti iktiza ettiğinden, Hazret-i Mehdinin, o vazifesini bizzat kendisi görmeye vakit ve hal müsaade edemez. Çünkü hilâfet-i Muhammediye (a.s.m.) cihetindeki saltanatı, onunla iştigale vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek. O zât, o taifenin uzun tetkikatıyla yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onunla o birinci vazifeyi tam yapmış olacak.
Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve mânevî ordusu, yalnız ihlâs ve sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şakirtlerdir. Ne kadar da az da olsalar, mânen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.

Mezkur ifadede geçen ,“Mehdi-i Âl-i Resulün temsil ettiği kudsî cemaatinin şahs-ı mânevîsinin” tabiri Mehdi konusunda geleneksel anlayıştan oldukça farklı bir tanımlama şeklidir. Çünkü önceki devirlerde daha çok şahıs ön planda olduğu için Mehdi, ehl-i nazar tarafından hep, çok büyük kerametlere mazhar harika bir kişi olarak telakki edilmiş. Sanki Mehdinin elinde sihirli bir değnek varmış telakkisi ile, temas ettiği herkes bir anda imana gelecek ve böylece Mehdi tüm dünyaya çok kısa bir zamanda hakim olacak gibi hikmet kanunlarına uymayan bir düşünce mantığı zihinlere yerleşmiş. Bilhassa destansı menkıbelerden etkilenen avami müminlerde ve bazı zahiri hocalarda böyle bir beklenti oluşmuş.

Bu hususa Bediüzzaman 29 Mektub adlı eserinde şöyle dikkat çeker:

Sual: Âhirzamanda Hazret-i Mehdi geleceğine ve fesada girmiş âlemi ıslah edeceğine dair1 müteaddit rivâyât-ı sahiha var. Halbuki şu zaman cemaat zamanıdır, şahıs zamanı değil. Şahıs ne kadar dâhi ve hattâ yüz dahi derecesinde olsa, bir cemaatin mümessili olmazsa, bir cemaatin şahs-ı mânevîsini temsil etmezse, muhalif bir cemaatin şahs-ı mânevîsine karşı mağlûptur. Şu zamanda, kuvvet-i velâyeti ne kadar yüksek olursa olsun, böyle bir cemaat-i beşeriyenin ifsâdât-ı azîmesi içinde nasıl ıslah eder? Eğer Mehdi’nin bütün işleri harika olsa, şu dünyadaki hikmet-i İlâhiyeye ve kavânin-i âdetullaha muhalif düşer. Bu Mehdi meselesinin sırrını anlamak istiyoruz.(Mektubat, s.621)

İşte Bediüzzaman öncelikle harika bir Mehdi anlayışını düzelterek onlara cevap vermeye başlıyor. Ve ahir zamanın cemaat zamanı olduğunu, artık mücadelenin cemaatler, şahs-ı maneviler ve topluluklar arasında cereyan edeceğini; işin özünde mücadelenin bir fikir ve düşünce mücadelesine dönüşeceğini ifade ederek, Mehdi meselesine geleneksel anlayıştan çok daha farklı bir izah ve tanım şekli ortaya koyuyor. Yani ahir zamanda inanç akımları ile dinsizlik fikirleri çarpışacaktır. İnanç akımlarının ve din-i hak cereyanının temsilcisi Mehdi ve cemaati; dinsizlik cereyanları temsilcileri ise Deccal ve Süfyan ve müntesipleri olacak. İşte bu tanım, maddi bir ordu çarpışmasından öte bir fikir mücadelesinin ön plana çıkacağını nazarlara sunan yeni bir tanım şeklidir. Burada Üstad Bediüzzaman, bir çok konuda olduğu gibi, Mehdi konusunda da çağın gereklerine icaplarına uygun bir tarzda izah yapıyor. Bu son derece önemli bir yaklaşımdır.

Bu nedenle Mehdinin ve cemaatinin en önemli vazifesi, “Fen ve felsefenin tasallutuyla ve maddiyun ve tabiiyyun tâunu, beşer içine intişar etmesiyle, herşeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır” olarak tanımlanıyor ki; bu tanım bazı zihinlerde var olan yanlış Mehdi düşüncesini düzeltmeye yönelik mühim bir tanımdır. Yani Mehdi en öncelikli olarak iman hizmeti yapacaktır. Bu ifade Mehdinin tam bir iman meselesi olduğunu beyan etmesi açısından da oldukça dikkat çekici bir ifadedir. Bazı düşünce sahipleri Mehdinin imana ait bir mesele olamadığını iddia ediyorlar. Halbuki yukarıdaki ifade onları tekzip ediyor. Üstelik net bir ifade ile, Mehdinin ahir zamandaki en önemli bir iman meselesi olduğunu izah ediyor.

Mehdinin en öncelikli vazifesi imanı kurtarmak olacak

Elbete ki en öncelikli olarak, siz doğrudan imana hücum eden dinsizlik akımlarını ve cereyanlarını durdurup fikri olarak önünü kesmezseniz, iman ve Kuran açısından başka bir meselenin de önemi kalmaz. Hatta Peygamberimizin(asm), “Mehdinin ismi ismime, babasının ismi de babamın ismine benzer” mealinde bir hadis-i şerifi var. Bu hadis günümüz uleması tarafından, Mehdinin aynen Peygamberimiz(asm) gibi bir vazife yapacağı şeklinde yorumlanmış. Bu yorumlara göre Peygamberimizin(asm) İslamiyetin ilk yıllarında, yani yaklaşık on yıl gibi bir süre ile sadece imanın üzerinde durduğu, imanın tahkimi için Kuran ayetlerinin ekseriyetle iman esasları üzerine nüzul ettiği göz önüne alınır ise; Mehdinin de, Kuran ve İslam hesabına en öncelikli olarak iman hizmeti yapacağı ve imana dair tüm şüpheleri gidereceği, imani meseleleri bütün yönleri ile ispat edeceği ve avamın dahi imanını tahkiki yapacağı mezkur ifadeden anlaşılmaktadır. Yani her şeyden önemli olan imandır. İman kalplere tam olarak yerleşmeden İslam adına diğer müspet fiilleri gerçekleştirmek de son derece zordur.

İşte Bediüzzaman Hazretleri de bu noktada, “Fen ve felsefenin tasallutuyla ve maddiyun ve tabiiyyun tâunu, beşer içine intişar etmesiyle, herşeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır” ifadesi ile bu mühim hususa dikkat çekiyor. Bu cevap tarzı aynı zamanda suali soran Nur talebelerinin tam da aradığı cevaptır. Çünkü bu vazifeyi Üstadda ve Risalelerde tam olarak görmüş oldukları için Mehdi ile ilgili mezkur soruyu sormuşlardır. Üstelik tam da bu nedenle Üstadın Mehdi olduğuna inanmaktadırlar. Ancak Üstad bunu sezdiği için, bu düşünceyi dağıtmak ve yakın talebelerinin şevklerini de kırmadan Mehdi meselesini bir ölçüde zamana yaymak durumunda kalıyor. Çünkü bu sualin cevabına nazar eden başka nazarlar da vardır; muhatap sadece yakın talebeleri değildir. Avami müminler, hocalar, ehl-i siyaset ve derin güçler de bir o kadar dikkatle bu meseleleri takip etmektedir. Ve en önemlisi sıkı sıkıya uyulması gereken bir imtihan ve ihlas sırrı vardır.

OKU:  Süfyan nasıl tanınacak?

Mehdi şahs-ı maneviye istinat edecek

Tüm bu nazarlar karşısında şöyle devam eder Bediüzzaman:

Ehl-i imanı dalâletten muhafaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem her şeyi bırakmakla, çok zaman tedkikat ile meşguliyeti iktiza ettiğinden, Hazret-i Mehdinin, o vazifesini bizzat kendisi görmeye vakit ve hal müsaade edemez.

İşte bu ifade tam bir zihin ve düşünce dağıtma tekniğidir. Üstadın şahsına dikilmiş olan Nur talebelerinin nazarlarını başka yöne çekme taktiğidir. Zira bu ifadenin zahiri anlamına göre, “ileride bir Mehdi gelecek ve bu zatın öncesinde bazı hizmetlerin yapılaması gerek” gibi bir mana ortaya çıkıyor. Halbuki şahs-ı manevi açısından bakıldığında bu söz tamamen Üstadın içinde bulunduğu mevcut durumu ifade etmekte.

Şöyle ki: Madem zaman cemaat zamanıdır, mücadele şahs-ı maneviler etrafında cereyan edecektir. Öyle ise Hazret-i Mehdi de vazifesini yaparken çok yardımcılara ihtiyaç duyacaktır. Hatta daima gözlem ve tarassut altında tutulan ve ağır bir esaret hayatı yaşayan bir Zat, elbette ki iman neşriyatında, “vazifesini bizzat kendisi görmeye vakit ve hal müsaade edemez.” Yani bu cümle ile bizzat Bediüzzaman’ın içinde bulunduğu ve yaşamak zorunda olduğu ağır şartları ve Nur hizmetinin bizzat kendisi tanımlanmaktadır. Ancak zahiren başka manalar da çıkarmak mümkün elbette ki. Sebebi ise, imtihan sırrı gereğince, Üstadın yakın talebelerinin nazarlarını başka yönlere çevirme isteğidir. İfadenin zahiri manası dikkate alındığında maksat da bu gibi gözüküyor.

Ve ardından diğer nazarlara, yani avama, hocalara, devlete ve derin devlete dönerek şöyle diyor:

Çünkü hilâfet-i Muhammediye (a.s.m.) cihetindeki saltanatı, onunla iştigale vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek. O zât, o taifenin uzun tetkikatıyla yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onunla o birinci vazifeyi tam yapmış olacak.

İşte bu ifade tamamen yanlış bir algı ve garip bir Mehdi beklentisi içinde olanlara karşı verilmiş son derece ilginç bir cevaptır. İmtihan sırrına göre onlara da düşünme payı bırakan bir ifadedir aynı zamanda. Yani Bediüzzaman mealen onlara diyor ki: “Ey avam, ey hocalar, ey ehl-i siyaset!.. Sizler yanlış bir Mehdi anlayışına sahipsiniz. Mehdi Kuran ve iman noktasında hizmet verecek iken siz onu siyasi bir makam ve mevki zannediyorsunuz. Onun bir ordu komutanı veya saltanat sahibi devlet başkanı veya bir halife olacağı düşüncesine sahipsiniz. İşte bu sizin yanlış anladığınız Mehdinin, “hilâfet-i Muhammediye (a.s.m.) cihetindeki saltanatı, onunla iştigale vakit bırakmıyor,” yani sizlerin yanlış düşüncelerinize göre Mehdinin en önemli ve asıl vazifesi olan imanı kurtarmak vazifesine vakit kalmıyor.

Hal böyle iken bu cevap aynı zamanda tam da imtihan sırrına uygun olarak avamı, hocaları ve ehl-i siyaseti rahatlatan bir cevaptır. Çünkü bu ifadenin zahiri manasına göre Mehdinin daha ileride gelme ihtimali gözükmektedir. Bu da avamın yanlış anlayışının, hocaların itirazının ve ehl-i siyasetin telaşının önüne geçer bir açıklama şeklidir aynı zamanda. Hatta bu gün bile Nur Talebeleri arasında dahi Mehdi beklentisi içinde olanların en çok istinat ettikleri ifade de, yine bu ifadedir. Bu ifade Nur talebeleri arasında bile farklı anlayışların doğmasına neden oluyor ise, tam olarak imtihan sırrına uyulmuş demektir.

Ancak her şeye rağmen mezkur ifadeyi takip eden şu cümle meseleye farklı bir bakış açısı kazandırıyor:

O zât, o taifenin uzun tetkikatıyla yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onunla o birinci vazifeyi tam yapmış olacak.

Risale-i Nuru bir program olarak icra edecek olan kimdir?

Risale-i Nurda ilginç bir teknik vardır: Bir yerde kapalı kalmış bir konu başka bir yerde izah edilmektedir. Tıpkı bu ifadede olduğu gibi. Zira Üstad ifadede geçen “O zatı ve program” konusunu Emirdağ Lahikasındaki başka bir mektupta şöyle izah ediyor:

Kur’ân-ı Hakîmin sırr-ı hakikatiyle ve i’câzının tılsımıyla, benim ve Risale-i Nur’un programımız ve mesleğimiz ve bilfiil semeresini gördüğümüz ve çalıştığımız ve gaye-i hareketimiz ve hedefimiz, ölümün idam-ı ebedîsinden iman-ı tahkikî ile biçareleri kurtarmak ve bu mübarek milleti de her nevi anarşilikten muhafaza etmektir. (Emirdağ Lahikası, s.21)

İşte bu ifade hem Mehdinin iman konusunda yaptığı birinci vazifeyi izah ediyor, hem de Mehdinin hizmetinin birinci safhasındaki “Risale-i Nuru program yapma cümlesini” tam olarak açıklığa kavuşturuyor. Daha fazla söze hacet yok diye düşünüyoruz.

O mezkur sualin birinci safhasında verdiği cevabın son paragrafında ise tekrar yakın talebelerine dönerek diyor ki:

Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve mânevî ordusu, yalnız ihlâs ve sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şakirtlerdir. Ne kadar da az da olsalar, mânen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.

Bu ifade şevk verme açısından çok net bir ifadedir. Her türlü zorluğa rağmen, hayatlarını hiçe sayarak kendi etrafında toplanmış olan o bir avuç talebesine şevk vermek ve onların Kuran ve iman adına ne kadar önemli ve hayati bir hizmet yaptıklarını ifade etmek için; sizler, “Ne kadar da az da olsanız, mânen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetlisiniz” diye talebelerinin manevi mahiyetini izah ediyor Üstad.

Evet, Eskişehir’de yüz yirmi talebesi ile küfrün tüm zulüm ordulara meydan okuyan Bediüzzaman ve talebeleri, bu hakikati silinmez harflerle iman kalesinin cephesine yazdırıyor. Bu gün gelinen noktada konuşabilmek çok kolay gözükebilir. Haydi siz gidin de küfrün en kesif dumanlarının kapladığı 1935 yılında konuşun. Bu sözlerimizin hakikatini anlamak isteyenler, hiç olmazsa Üstad Bediüzzaman ve talebelerinin Eskişehir Mahkemesi sürecindeki savunmalarına bir baksınlar. Orada görecekler ki, gerçekten iman ve Kuran adına çok büyük ve destansı bir mücadele verilmiş.

Mehdi beklentisi içinde olanlar

Sual: Mezkur ifadenin zahirine bakılırsa Risale-i Nur dairesinde bir Mehdi gelecek gibi bir mana gözüküyor. Bu nasıl olabilir?

Cevap: Evet, zahiren böyle bir mana hissediliyor. İmtihan sırrına göre de böyle bir düşüncenin zihinlerde meydana gelmesi de son derece normal. Ancak işin aslında bakıldığında bu mümkün gözükmüyor. Çünkü bir Mehdi gelecek ve Risale-i Nuru bir program yapacak ise, bu zat Bediüzzaman’a ve Risale-i Nura tabi olacak demektir. Şayet böyle bir durum olur ise, bu kişi Mehdi olamaz. Çünkü Mehdi hiç kimseye bağlanmadan doğrudan Kuran’a ve Sünnete bağlanacak. Mehdinin manevi makamının sahabeden sonra gelmesinin sırrı budur. Zaten tabi olunan tabi olandan her zaman daha yüksek bir makama sahiptir. Üstelik bir sistemin, bir ekolün, bir hizmetin veya herhangi bir akımın kurucusu her zaman en önde olan lider şahsiyettir. Bu ister dünyevi olsun, isterse uhrevi bir akım olsun fark etmez. Şimdi Kadiri tarikatı içinde kim Abdülkadir Geylani Hazretlerinden daha ileri bir makama sahip olabilir? Ya da Nakşibendiler içinde Hz. Nakşibend’den daha ileri kim çıkmış? Risale-i Nur dairesi içinde ise Üstad Bediüzzaman’dan daha ileri makamda bir zat düşünmek pek de akıl ve mantık ve hikmet kurallarına uygun gözükmüyor.

Sual: Peki siz Bediüzzaman’ı Mehdi olarak görüyorsunuz. İleride Bediüzzaman’dan başka bir Mehdi gelme ihtimali mümkün değil mi?

Cevap: İhtimal ayrı, vukuat ayrıdır. İhtimallere göre her şey olabilir. Elbette ki, Bediüzzaman’dan daha ileri bir zat da gelebilir. Ancak bu zat öyle şartlarda gelmelidir ki, asrın başında yaşanan helaket ve felaketten çok daha ağır şartların yaşanması gerekir. Ki o zaman da kıyamet anlamına gelir. Gerek hadisler, gerek Risalelerden aldığımız derslere binaen diyebiliriz ki, önümüzdeki kırk – elli yıl İslamın en parlak devresi olacak. Ondan sonra ise dönülmez yol olan kıyamet süreci başlayacaktır. Yani önümüzdeki yıllarda Mehdi bekleyenler 1900 yıllarından itibaren yaşanan o çok ağır şartlardan ve büyük yıkımlardan çok daha beterini beklemektedirler. Çünkü Mehdi, ümmetin fesada gittiği ve büyük yıkımların meydana geldiği bir zamanda ve zeminde zuhur edecektir. Bu da geçtiğimiz asrın başı gözüküyor. Yani Mehdi gelecekse, ki geleceği kesin, 1900 yıllarından itibaren gelmelidir. Çünkü 1400 yıllık İslam tarihinde geçtiğimiz yüz yılın başında yaşanan felaketlerden daha dehşetlisi gözükmüyor.

Mehdi altmış yıl sonra mı gelecek?

Sual: Bazı ehl-i ilim altmış yıl sonra Mehdi çıkacağını söylüyorlar?

Cevap: Bu tür yakıştırmaların bir kıymet-i harbiyesi yok. Bu tip zatlar hem kendileri yanılıyorlar, hem de izleyicilerini yanıltıyorlar. Yanıldıkları nokta ise her yüz yılda bir müceddit geleceği fikir üzerine kurulu. Yaşadığımız an itibari ile mevcut (1441) tarihten itibaren, “1500 yılına kadar yaklaşık altmış yıl var” deyip böyle bir hükme varıyorlar. Geçmiş asrı ve şu içinde yaşadığımız asrı ıskalayıp es geçiyorlar. Halbuki Mehdi gelecek ise, ki gelecek; onun geleceği tarih geçtiğimiz asrın başı olmalı. Çünkü tarih kaynakları o asırdan daha dehşetli bir asır bildirmiyor bize. Ki asrın başından itibaren materyalizm, komünizm, sosyalizm ve Darwinizm gibi dehşetli dinsizlik cereyanları tüm güçleri ile ehl-i imana ve İslama saldırmış; üstelik bu dinsizlik cereyanları dehşetli bir güç ve kuvvet kazanarak inanç noktasında tüm dünyayı sarsmıştır. İki büyük dünya savaşı ve ülkemizin yaşadığı savaşlar ve felaketler de cabası.

İlave olarak dahilde şanlı Osmanlı Devletinin yıkılması, hilafetin kaldırılması, ezanın susturulması, Kuran’ın yasaklanması, inançlı insanların çok ağır bir baskı altında kalması da bu vatanda yaşayan ehl-i iman için diğer bir sıkıntı ve zulüm şartlarıdır. Bu nedenle geçmiş asırda yaşanan bu dehşetli halleri es geçip altmış yıl sonra bir Mehdi beklentisi içine girmek, zamanın şartlarına pek de uygun düşmez diye düşünüyoruz.

Aslında bu fikri öne sürenler Bediüzzaman’ın Mehdi olduğunu bizlerden çok daha iyi biliyorlar. Peki niçin ifade etmeyip de meseleyi saptırıyorlar dersiniz? Galiba, Süfyan korkusundan. Çünkü Üstad Mehdi olarak kabul edilir ise karşı cephede Deccal ve Süfyan da ortaya çıkacak demektir. Bu da korku ve telaşa vesile oluyor. Zaten bu düşünce sahiplerine bakarsanız, Süfyanı gizli veya açık bir şekilde övmekten geri durmayan ülemassu sınıfına dahil olduğunu az bir dikkatle anlayabilirsiniz.

Neyse biz konumuza dönüyoruz.

Mehdinin ikinci ve üçüncü vazifesi: Şeair-i İslamın ihyası

Mezkur mektupta, başta sorulan sualin üç şıkkından birincisini açıkladıktan sonra ikinci ve üçüncü şıklara geçiliyor:

İkinci vazifesi: Hilâfet-i Muhammediye (a.s.m.) unvanıyla şeâir-i İslâmiyeyi ihya etmektir. Âlem-i İslâmın vahdetini nokta-i istinad edip beşeriyeti maddî ve mânevî tehlikelerden ve gazab-ı İlâhiden kurtarmaktır. Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hâdimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lâzımdır.
Üçüncü vazifesi: İnkılâbât-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur’âniyenin zedelenmesiyle ve şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) kanunları bir derece tâtile uğramasıyla, o zât, bütün ehl-i imanın mânevî yardımlarıyla ve ittihad-ı İslâmın muavenetiyle ve bütün ulema ve evliyanın ve bilhassa Âl-i Beytin neslinden her asırda kuvvetli ve kesretli bulunan milyonlar fedakâr seyyidlerin iltihaklarıyla o vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır.

İşte bu iki izah, Mehdi meselesine yeni bir tanım getiriyor. Ve Mehdinin ve onun temsil ettiği kudsi cemaatinin vazifesinin süresini ve sınırlarını ta kıyamete kadar uzatıyor. Çünkü zaman ahir zamandır ve bu zaman süresi de bilinenden ve beklenenden çok daha uzun bir zamandır. Bu uzun zamanın sınırları ise Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserde şöyle tanımlanıyor:

“Sual: Sen bu zamanın hâdisâtına, fitne-i âhirzaman diyorsun. Halbuki hadîste vârid olmuş ki, âhirzamanda Allah Allah (c.c.) denilmeyecek; sonra kıyamet kopacak.
Elcevap: Evvelâ: Fitne-i âhirzamanın müddeti uzundur; biz bir faslındayız.
Saniyen: Yerde Allah Allah (c.c.) denilmeyecekten murad, Allah’a iman kalkacak demek değildir; belki Allah’ın namını değiştirecekler demektir. Nasıl ki yerde Allah Allah (c.c.) denilmezse kıyamet-i kübrâ kopacak. Bir memlekette de Allah Allah (c.c.) denilmezse bir nevi kıyamet kopmasına işarettir. (Sike-i tasdiki gaybi, s. 234)”

Bediüzzaman burada ahir zaman fitnesinin uzun bir zaman dilimi olduğunu ve bu sözün ifade edildiği an ve zamanın ise ahir zamanın belli bir dönemine denk geldiğini açıkça ifade ediyor. Bu ifadeden anlaşılan kesin mana da budur ki: Üstada göre ahir zaman kesin gelmiştir. İçinde bulunduğumuz zaman dilimi ahir zamanı tanımlar. Bu da bize Mehdi, Deccal ve Süfyan gibi ahir zaman şahıslarının zuhur ettiğini net bir dille ifade etmektedir.

OKU:  Risale-i Nur ve belâların def’i

İşte Mehdinin ikinci ve üçüncü vazifesini izah etmek için yapılan tanımlar çok uzun bir zaman dilimini teşhis ve tespit ediyor. İkinci vazifesi olarak “şeâir-i İslâmiyeyi ihya etmektir” tabiri ile zamanın en dehşetli olaylarına dikkat çekiyor. Çünkü ihya olayı manay-ı muhalifi ile doğrudan dehşetli bir tahribata işaret ediyor. Yani “şeâir-i İslâmiye tahrip edilmiştir” ki, Mehdi tahrip edilen bu “şeâir-i İslâmiyeyi ihya edecektir.”

Şeair-i İslamiye kavramının tanımı

Peki, “şeâir-i İslâmiye” nedir?

Ve ne olmuştur, nasıl bir tahribat yapılmıştır ki, Mehdi “şeâir-i İslâmiyeyi ihya” edecektir?

İşte Mehdinin ikinci vazifesini doğru bir şekilde anlayabilmek için bu iki sualin cevaplarını bulmamız gerekiyor.

Şeâir-i İslâmiye dediğimiz kavram ise İslam ve inanç ve Kuran’a dair her türlü sembol ve faaliyet olarak tanımlanıyor. Alimlerimiz bu konuyu çok geniş olarak incelemişler. Kısaca bazılarından bahsetmek gerekir ise Şeair-i İslamiyenin en mühimleri şöyle sırlanabilir: Kuran tilaveti, Kuran’ın aslına uygun Arapça okunması; ezan, kamet, namaz, cami, cemaat, hac, oruç, ramazan, üç aylar, dini tedrisat yapan medreseler, tekkeler ve diğer dini eğitim kurumları, camiler, dini neşriyat, tesettür, sarık, cübbe, minareler, hatta mezarlıklar bile… Bunları çoğaltmak mümkün elbete ki.

İşte Mehdinin yapacağı en önemli vazifelerden birisi bu: Yani “şeâir-i İslâmiyeyi ihya etmek.”

Peki ne oldu da bu şeairler ihya edilecek? Bu şeairler zaafa mı uğradı, yoksa yok edilmek mi istendi?

Bu suallerin cevaplarını doğru bir şekilde idrak edebilmek için 1923 sonrası şu aziz vatanda yaşananlara kısaca bakmak gerekiyor. Zira Tek Parti idaresi sonrası bütün toplum katmanları çok ağır bir baskı altında kaldı. İlk önce dini tedrisat yasaklandı, medreseler ve tekkeler kapatıldı; insanlar inançlarını öğrenecek kurumlardan mahrum kaldılar. Kuran yasaklandı, harf inkılabı ile din-i tedrisatın yazı tekniği olan Arapça harflere yasak kondu. Ardından Türkçe ezan okutulmaya başlandı. Tesettür, cübbe ve sarık gibi İslami kıyafetler yasaklandı. Hatta öyle bir noktaya gelindi ki, neredeyse Allah demeyi bile yasaklamaya başladılar.

Selanik dönmesi sabetaycıların, mason komitelerinin, Yahudi fitnekarların, “ulema-i su” diye tabir edilen bazı hocaların ittifakı ile Şeair-i İslamiyeye karşı toptan hücum edildi ve ne acıdır ki Tek Parti devrinde çok büyük tahribatlar yapıldı.

İşte tüm bu tahribatlara karşı Bediüzzaman Hazretlerinin büyük bir mücadele başlattığına şahit oluyoruz. Sarık ve cübbesini asla üstünden çıkarmayarak, Risale-i Nurlar ile fiili bir İslami tedrisat yapmaya başlıyor. Eserlerini Arap harfleri ile neşrediyor, hususi ibadetinde sürekli ezan ve kameti Arapça aslı ile okuyor, Kuran hakikatlerini tüm aleme ilan ederek ehl-i zulmün baskılarına karşı büyük bir dirençle dimdik karşılarında duruyor.

Demokratların Şeairlerin ihyasındaki mühim hizmetleri

1950 yılına geldiğinde ise bu büyük mücadelesinin meyvelerini topluyor Üstad. Ve Şeari-i İslamiyenin ihyasına vesile oluyor. En net gösterge ise ezanın yine aslına uygun olarak okunması ve Kuran’ın yeniden gürül gürül Arapça lisanı ile okunmaya başlanması. Ayrıca dini tedrisat yapan kurumların açılması ve radyolardan bile Kuran tilavetinin yapılması. Böylece Bediüzzaman, yirmi yedi yıllık Tek Parti idaresine karşı vermiş olduğu mücadelede, 1950 yılında büyük bir başarı kazanıyor. Öyle ki 4.391.694 kişi Demokratlara oy vererek bu şeairlerin ihyasına vesile oluyor. Bu sayı son derece önemli bir sayıdır.

Yani milyonlar bir ölçüde Bediüzzaman’ın davasını tasdik edip destek veriyor. Bu hal küçümsenmemeli. Hakikaten 14 Mayıs 1950 tarihi ülke gündeminde çok büyük bir dönüm noktasıdır. Böylece, “Bu vazifenin, nokta-i istinadı ve hâdimleri, milyonlarla efradı bulunan ordular lâzımdır” hakikatinin ilk kademesi 1950 yılında tecelli etmiş oluyor. İnşallah bu süreç, Risale-i Nurun ihbarına göre 1506 yılına kadar devam edecek. O zaman Mehdinin üçüncü vazifesi diye tanımlanan umum İslam alemini alakadar eden hususlar da tecelli edecektir şüphesiz. Bu noktada Risale-i Nur camiasının büyük bir hizmete vesile olacağına olan inancımız tamdır. İşte Nurların bu mühim vazifesi Mektubat adlı eserde şöyle tanımlanmış:

Sual: Bütün kıymettar kitaplar içinde Risale-i Nur, Kur’ân’ın işaretine ve iltifatına ve Hazret-i İmam-ı Ali’nin (r.a.) takdir ve tahsinine ve Gavs-ı Âzamın (k.s.) teveccüh ve tebşirine veçh-i ihtisası nedir? O iki zâtın kerametle Risale-i Nur’a bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermesinin hikmeti nedir?
İşte, aynen öyle de, Risale-i Nur’a verilen ehemmiyet dahi, zamanın ehemmiyetinden, hem bu asrın şeriat-ı Muhammediyeye (a.s.m.) ve şeâir-i Ahmediyeye (a.s.m.) ettiği tahribatın dehşetinden, hem bu âhirzamanın fitnesinden eski zamandan beri bütün ümmet istiâze etmesi cihetinden, hem o fitnelerin savletinden mü’minlerin imanlarını kurtarması noktasından, Risale-i Nur öyle bir ehemmiyet kesb etmiş ki; Kur’ân ona kuvvetli işaretle iltifat etmiş. Ve Hazret-i İmam-ı Ali (r.a.) üç kerametle ona beşaret vermiş. Ve Gavs-ı Âzam (k.s.) kerametkârâne ondan haber verip tercümanını teşci etmiş. (Mektubat, s.661)

Risale-i Nurun şahs-ı manevisi Mehdi vazifesini görüyor

Yukarıdaki cevaplardan sonra, Üstad yine kendi talebelerini nazar-ı dikkate alarak mühim bir hakikati perdeli bir şekilde şöyle ifade ediyor:

Şimdi hakikat-i hal böyle olduğu halde, en birinci vazifesi ve en yüksek mesleği olan imanı kurtarmak ve imanı, tahkikî bir surette umuma ders vermek, hattâ avamın da imanını tahkikî yapmak vazifesi ise, mânen ve hakikaten hidayet edici, irşad edici mânâsının tam sarahatini ifade ettiği için, Nur şakirtleri bu vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur’da gördüklerinden, ikinci ve üçüncü vazifeler buna nisbeten ikinci ve üçüncü derecedir diye, Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsini haklı olarak bir nevi Mehdi telâkki ediyorlar. O şahs-ı mânevînin de bir mümessili, Nur şakirtlerinin tesanüdünden gelen bir şahs-ı mânevîsi ve o şahs-ı mânevîde bir nevi mümessili olan biçare tercümanını zannettiklerinden, bazen o ismi ona da veriyorlar. Gerçi bu, bir iltibas ve bir sehivdir, fakat onlar onda mes’ul değiller. Çünkü ziyade hüsn-ü zan, eskiden beri cereyan ediyor ve itiraz edilmez. Ben de o kardeşlerimin pek ziyade hüsn-ü zanlarını bir nevi dua ve bir temenni ve Nur talebelerinin kemâl-i itikatlarının bir tereşşuhu gördüğümden, onlara çok ilişmezdim. Hattâ eski evliyanın bir kısmı, keramet-i gaybiyelerinde Risale-i Nur’u aynı o âhir zamanın hidayet edicisi olduğu diye keşifleri, bu tahkikat ile tevili anlaşılır. Demek iki noktada bir iltibas var; tevil lâzımdır.
Birincisi: Âhirdeki iki vazife, gerçi hakikat noktasında birinci vazife derecesinde değiller; fakat hilâfet-i Muhammediye (a.s.m.) ve ittihad-ı İslâm ordularıyla zemin yüzünde saltanat-ı İslâmiyeyi sürmek cihetinde herkeste, hususan avamda, hususan ehl-i siyasette, hususan bu asrın efkârında, o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor. Ve bu isim bir adama verildiği vakit, bu iki vazife hatıra geliyor; siyaset mânâsını ihsas eder, belki de bir hodfuruşluk mânâsını hatıra getirir; belki bir şan, şeref ve makamperestlik ve şöhretperestlik arzularını gösterir. Ve eskiden beri ve şimdi de çok safdil ve makamperest zatlar, Mehdi olacağım diye dâvâ ederler. Gerçi her asırda hidayet edici, bir nevi Mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş. Fakat herbiri, üç vazifelerden birisini bir cihette yapması itibarıyla, âhir zamanın Büyük Mehdi unvanını almamışlar.

Bu ifadeler yoruma gerek duymayacak bir şekilde Risale-i Nurun Mehdi vazifesi ile kıyamete kadar hizmetine devam edeceğini, imtihan sırrına da uygun olarak açık ve net bir şekilde beyan ediyor. Bu ifadeden sonra çok fazla söze ve yoruma hacet yok diye düşünüyoruz.

Mehdi ile ilgili tuzaklar

Bilinen bir gerçektir ki, Bediüzzaman Mehdi olduğunu hiç bir şekilde beyan etmemiş, sürekli gizlemiş ve perdelemeye çalışmış ve hiç bir zaman maddi ve manevi bir makam beklentisinde olmamış. Kendisine atfedilen makamları da hep reddetmiş. Bütün manevi makamların yönünü ise doğrudan Kuran’ın malı olan Risale-i Nura ve onun şahs-ı manevisine yönlendirmiş.

Ancak gariptir, bazı kesimler, bilhassa “derin devlet” diye tanımlanan fitne odakları Bediüzzaman’ın Mehdiliğini ilan etmesi konusunda gizli ve açık olarak teşvik etmişler, hatta biraz da ısrarcı olmuşlar. Maksatları ise bir karışıklık çıkarıp Nurlara darbe vurmak. İşte şöyle bir tuzağın farkında olan Üstad Bediüzzaman şöyle bir soru ile muhatap oluyor:

Hem mahkemede Denizli ehl-i vukufu, bazı şakirtlerin bu itikatlarına göre, bana karşı demişler ki: “Eğer Mehdilik dâvâ etse, bütün şakirtleri kabul edecekler.”

İşte bu soru tam bir tuzak sorudur ve Risale-i Nur mesleğini tahrip etme taktiğidir. Bediüzzaman ise bu tuzakların geri planlarını çok iyi bildiğinden onları tam olarak susturmak ve fitnelerini bertaraf etmek için bazı tevilli sözler ifade etmek durumunda kalıyor. İşte bundan sonraki muhatap “derin devlet” diye tabir edilen fitne odaklarıdır ve gelecek olan aşağıdaki sözler doğrudan onları susturmak için sarf edilmiştir:

Ben de onlara demiştim: “Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor. Halbuki âhir zamanın o büyük şahsı, Âl-i Beytten olacaktır. Gerçi mânen ben Hazret-i Ali’nin (r.a.) bir veled-i mânevîsi hükmünde ondan hakikat dersini aldım ve Âl-i Muhammed Aleyhisselâm bir mânâda hakikî Nur şakirtlerine şâmil olmasından, ben de Âl-i Beytten sayılabilirim. Fakat bu zaman şahs-ı mânevî zamanı olmasından ve Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik ve şahsiyet ve şahsî makamları arzu etmek ve şan şeref kazanmak olmaz; ve sırr-ı ihlâsa tam muhalif olmasından, Cenâb-ı Hakka hadsiz şükür ediyorum ki, beni kendime beğendirmemesinden, ben öyle şahsî ve haddimden hadsiz derece fazla makamata gözümü dikmem. Ve Nurdaki ihlâsı bozmamak için, uhrevî makamat dahi bana verilse, bırakmaya kendimi mecbur biliyorum” dedim, o ehl-i vukuf sustu. (Emirdağ Lahikası, s.338)

Buradaki “seyyid” kelimesinin tevil ve yoruma açık olduğu ve efendi anlamında kullanıldığı açıktır. Eserlerinde sürekli olarak nefsini itham eden Üstadın da böyle bir söz sarf etmesi ihlas düsturları gereği son derece normaldir. Nesillerin bilinmemesi ise tarihi bir vakıadır. Çünkü cumhuriyet sonrası Ehl-i Beyt neslinin şeceresi tutulmamış ve nüfus idareleri kurularak tüm vatandaşların kayıtları nesebi fark gözetmeksizin kayıt altına alınmaya başlanmış. Bilindiği üzere Osmanlı Devleti, Ehl-i Beytin şeceresini daha farklı bir şekilde muhafaza ediyordu. Cumhuriyetle bu değişime uğramıştır. İşte Üstad Bediüzzaman, “Ben, kendimi seyyid bilemiyorum. Bu zamanda nesiller bilinmiyor” gibi tevile ve yoruma açık bir ifade ile ehl-i fitnenin tüm çabalarını boşa çıkarıyor. Onları tümden susturuyor ve böylece onların tuzaklarına düşmeyerek Mehdinin bir fikir ve düşünce hareketi olduğunu fiilen ispatlıyor.

Son bir sualle konuyu hitama erdirelim:

Peki Bediüzzaman niçin açık bir şekilde Mehdi olduğunu beyan etmiyor?

Cevabı ise bizzat Üstad Bediüzzaman’ın kendisinden dinliyoruz:

Deniliyor ki: “Neden Nur şakirtlerinin kuvvetli hüsn-ü zanları ve kat’î kanaatleri, senin şahsın hakkında Nurlara daha ziyade şevklerine medar olan bir makamı ve kemâlâtı şahsına kabul etmiyorsun? Yalnız Risale-i Nur’a verip, kendini çok kusurlu bir hâdim gösteriyorsun?”
Elcevap: Hadsiz hamd ve şükür olsun ki, Risale-i Nur’un öyle kuvvetli ve sarsılmaz istinad noktaları ve öyle parlak ve keskin hüccetleri var ki, benim şahsımda zannedilen meziyete, istidada ihtiyacı yoktur. Başka eserler gibi müellifin kabiliyetine bakıp, makbuliyeti ve kuvveti ondan almıyor. İşte meydanda, yirmi senedir kat’î hüccetlerine dayanıp, şahsımın maddî ve mânevî düşmanlarını teslime mecbur ediyor.
Bu hakikat için, hem bu zamanda enaniyet ziyade hükmettiği için, haddimden çok ziyade olan hüsn-ü zanları kendime almıyorum. Ve ben, kardeşlerim gibi, kendi nefsime hüsn-ü zan etmiyorum. Hem kardeşlerimin bu bîçare kardeşlerine verdiği makam-ı uhrevî, hakikî, dinî makam ise, Mektubat’ta İkinci Mektubun âhirindeki kaideye göre, şahsıma verdikleri mânevî hediye olan kemâlâtı, eğer—hâşâ!—ben kendimi öyle bilsem, olmamasına delildir. Kendimi öyle bilmesem, onların o hediyesini kabul etmemek lâzım geliyor.” Hem kendini makam sahibi bilmek cihetinde enaniyet müdahale edebilir.(Emirdağ Lahikası, s.291)

Benzer konuda makaleler:

image_pdfimage_print

1 Yorum

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir.


*