Hayat akla durgunluk veren muhteşem, baş döndürücü bir hızla akan; kâinatın her bir cüz’ünün de bu akış içinde fıtrî bir vazife ile vazifedar olduğu harikulade bir nimettir. Hayata mazhar ettiği için, kâinatın zerreleri adedince hamd-ü senalar olsun hayatı verene. Bediüzzaman, “Mübarek şefkat kah­ramanları” dediği kadınlara, vazife-i fıtratları itibari ile bakmış, onlara bu cihetle saadetin kapılarını aça­cak tavsiyelerde bulunmuş.

Cenab-ı Hak hikmeti gereği her şeyi hayatta hiz­metkâr etmiş, mevcudatı biri birinin muavenetine koşturmuş. Bu muavenete, bu hizmetin içine de rahmetinden peşin ücret olarak bir lezzet koymuş, onu, ona fitrî vazife yapmıştır. Hayatın en büyük lezzeti de bu fıtrî vazifenin içindedir.

Kadının fıtrî vazifesi hepimizin malumu sadakat ile yuva kurmak, anne olmak, yavrularını koruyup kollamak, hane içini çekip çevirmektir, yani dâhili müdür olmaktır. Bu fıtrî vazifesi, yani annelik şef­kati onu çok makbul olan hakiki ihlâsa muvaffak eder. Bu dünyada karşılık beklenmeden yapılan tek iş annelik olsa gerek. Kadın bu yüksek kahramanlı­ğın inkişafı ile hem dünya hayatında, hem de ebedî hayatında saadeti bulabilir. Ancak bazı “Fena cere­yanlarla o kuvvetli ve kıymetli seciye inkişaf etmez veyahut suiistimal edilir.” Dünyasının tehlikeye girmemesi için, dünyadan istifadesi için her türlü fedakârlığı göze almak, ama ebedî hayatını teh­likede olduğunu düşünmemek, dünya hapsinden kurtarmaya çalışırken, cehennem hapsini nazara almamak şefkatin suiistimalidir. Bu da çocuğu ahi­rette davacı edecektir. Hakiki şefkat çocuğu, haps-i ebedî olan cehennemden ve idam-ı ebedi olan da­lalet içinde ölmekten kurtarmaya çalışmaktır. Şef­katin bu şekilde doğru kullanımı anne için bir hazi­ne niteliğindedir. Evlâdının işlediği bütün hasenatın bir misli, annenin defter-i a’maline geçeceğinden, amel defteri kapanmayacaktır. Bu dünyada da salih bir evlât olacaktır.

İnsan yavrular, hayvan yavruları gibi hayata in­tibakları çabuk olmadığı için uzun bir süre şefkatli bir himayeye muhtaçtırlar. Bu sır içindir ki hayva­na muhalif olarak, insan yavrularına karşı şefkat bir seciye-i fıtrî olarak devam etmek lazım gelmiş. Hem iktidarsız yavrulara ve zayıf validelerine tam yardım ve himaye etmek hikmetiyle, erkeklerde de haysiyet, namus seciyesi fıtratlarına yerleştirilmiş. Bu namusa da ücretsiz mukabelesiz bir kahraman­lık derc edilmiştir. Fakat o seciye bazı esbap ile bir derece bozulduğu için, samimi ve halis kahramanlık seciyesi ekseriyette zayıflamış.

Ne olabilir Üstadın o fena cereyanlar dediği şey? Hem kadının, hem de erkeği fıtratın mecraından çıkaran şey? Terbiye-i İslâmiye yerine terbiye-i me­deniyeyi hayatı içtimaiyemize yerleştirmeye çalışan her türlü faaliyet olsa gerek.

Nasıl mı? Meselâ “Bir erkek bir kadını ebedî bir refika-i hayat ve saadet-i hayat-ı dünyeviye medar ve sair günahlardan kendini muhafaza etmek için almak lâzım gelirken, sevgisini beş on senelik fani ve zahirî güzelliğine bina etmemesi gerekirken, bu cemalperestlik asrın olmazsa olmaz ilk şartı fani ve zahiri güzellik ve hayvanî hislerin tatminine yönelik bir beraberlik ve Hüsn-ü siretin yerini, hüsn-ü sureti esas maksat yapmasıyla. (Dikkatinizi çekti mi bil­mem, özel hastaneler güzellik merkezi gibiler.)

Mesela: Kadının fıtrî bir seciyesi olan “iktisat ve kanâat”in, tüketimin özendirilmesi ile bozulması, ben merkezli yaşamın özendirilip, fedakârlığın ye­rilmesi, sabrın, sebatın, sadakatin modası geçmiş eski adetler olarak telakki edilmesi, erkeğin fenalı­ğına karşılık daha fena olmak, sadakatsizliğine de sadakatsizlikle onu cezalandırmak gibi… Oysa diyor Üstad Hazretleri “O masum hanımlar sefahatte hiç bir vecihle erkeklere yetişemezler, fıtrat itibari ile namahremden korkar”. Müstehcenlik de bu fıtrî namahrem korkusunu da zedeliyor maalesef…

İnsanın hususen Müslüman’ın tahassungâhı ve bir nevi cenneti olan aile hayatının muhafazası, ka­dının ve erkeğin fıtrî vazifelerinin ifası ile ve daire-i islâmiyedeki terbiye-i diniye ile ancak bugün toplu­mu derinden sarsan nahoş hadiselere bir set çekilir.

Bugün ailevî problemi olmayan yok gibidir. Bu şikâyetleri ortadan kaldırmak veya asgariye indir­mek için Bediüzzaman’ın “hemşirelerim” dediği hanımlara “kat’iyen beyan ediyorum ki kadınların saadeti uhreviyesi gibi saadeti dünyevileri de ve fıt­ratlarındaki ulvi seciyeleri de bozulmaktan kurtul­manın çare-i yegânesi, daire-i islâmiyedeki terbiye­den başka yoktur.” tavsiyesinde bulunur.

Yine, bugün hepimizin duyduğumuzda dehşe­te kapıldığımız hadiseler kadının evine dönmesi ile önlenebilir. “İnsanın ilk ve en tesirli mualimi onun validesidir” der Bediüzzaman. Anneden alınan tel­kinat ve manevî dersler kişiliğimizi oluşturur, son­ra eğitim yolu ile öğrendiklerimiz annenin manevî derslerinin üstüne bina edilir. Şefkati, merhameti, acımayı, dürüstlüğü, adaleti, gayreti ve daha nice güzel ahlâkı annesinden öğrenen çocuk emin olun tahripkâr ve tacizkâr olmayacaktır.

Çocuklarımız için çok para harcamak, onu pa­halı okullara göndermek şu yukarda saydıklarımızı onlara veremeyecektir. (Torunlarıma hediye alamı­yorum çünkü hiç bir şey artık onları sevindiremiyor maalesef.)

Bir ilave daha: yukarda iktidarsız yavrulara ve zaif validelere tam bir yardım ve himaye etmenin hikmeti ile erkeklerde de namus, haysiyet, aileyi koruyup kollama seciyesi fıtratlarında derc edildi­ğinden bahsedildi. Maalesef bu seciye de bazı se­beplerden dolayı zedelenmiştir.

Kadına, fıtratının rağmına saadet vaad etmeyi sözde görev edinen cereyanlar, erkeğin tahakkü­münden kadını kurtarmayı, para ile moda tabirle ekonomik özgürlük ile bunu yapacaklarını sanıyor­lar. Oysa Bediüzzaman’ın tabiri ile kadın ile erkek arasında çok esaslı, çok kuvvetli, ebedî hayatı da içi­ne alacak bir bağ vardır. Biri, diğeri olmadan meşru manada huzura erişemez. Fıtratın rağmına saadet olmaz, olmamıştır, olmayacaktır hâsıl-ı kelam…

Nahide Çelikbağ – Bizim Aile Dergisi


KONU İLE İLGİLİ MAKALELER